MÜZÂKERE

Sayın Ömer Çaha Beğ, dikkatimi çeken üç ana kavramdan bahsetti: Kültür, medeniyet ile küreselleşme. Türkcesi dururken, ecnebî deyimi kullanmağa lüzum olmadığından, globalleşme demekten yana değilim. Bu sunuşta küreselleşme sorununun yanı sıra, siyasî ile iktisadî meselelerden de bahis açıldı. Ama, bunlar, meslek itibâriyle beni aştıklarından, konumla da ilgileri bulunmadığından, onlara temâs etmeyeceğim.

Bu güzel ve zihin açıcı sunuşta takıldığım husus, kavramların karışıklığı olmuştur. Kültür, bir yerde kısaca tarîf edildi. Arkasından medeniyetinkisine geçildi. Küresel ile mahallî yahut yöresel medeniyet ayırımı yapıldı. Mahallî yahut yöresel medeniyet zâten kültürdür.
Bir toplumun, toplumsal çevrenin ortaya koyduğu, meydana getirdiği bütün maddî ile manevî ürünlere kültür değerleri diyoruz.  Bu, topluma mahsus bir üretimdir. Toplumlar kültürlerini meydana getirirler. Kültür meydana getirmemiş toplum düşünemeyiz. Bir varolanın, insan olup kültür üretmemesi imkânsız bir şeydir. Çünkü, yaşayabilmesi, canlı kalabilmesi için elzem olan fizik-biyolojik şartlardan insanın yoksun bulunduğu görülmektedir. Kültürü meydana getirmekle, mahrum olduğu o biyolojik şartların yerine kendi ürettiği kültürü ikâme etmektedir.
Benzeşen kültürleri, ortak bir temel örneğe ?bugün çok moda olan bir terimi kullanayım? paradigmaya uygun oluşan medeniyet çatısı altında toparlayabiliriz. Her medeniyetin –işte buradan küreselleşme kavramına geliyorum? yayılma, değerlerini taşıma çabası vardır. Buna küreselleşme dememek lazım. Bu, daha ziyâde evrenselleşme yatkınlığı veya çabası olarak görülebilir. Evrenselleşme konusunda ileri gidenler var, geride kalanlar var. Bu gerilik ile ilerilik durumu, izäfî değildir. Nitekim son derece büyük kültür değerlerini ortaya koymuş olmakla birlikte, evrenselleşememiş medeniyetler de vardır.
Meselâ, Hind ile Çin medeniyetleri nisbeten yaygınlaşamamışlardır. Çin medeniyeti, belirli bir kültürden türemiştir. Farklı kültürlerin ?biraz önce söylediğim gibi?, belirli bir temel örneğe uygun tarzda birleşmesinin sonucunda değil de, sâdece Çin kültürünün zamanla medeniyet safhasına ulaşması, Çin medeniyetine vucut vermiştir. Hintte ise, durum, farklıdır. Orada birbirinden farklı iki toplumun, kavmin, kültür dünyasının karşılaşıp çarpışması bahis konusudur. Bunlaran biri, öteden beri Hint yarımadasında yaşamakta olup günümüz Tamillerin de atası, kara saçlı, koyu tenli Dravitlerdir. Ötekisiyse, Avrupa milletleri ile İranlı Medler ile Perslerin atası dahî olan Hind-Avrupa yahut nâmıdiğer Arî boylarıdır. Sözünü ettiğimiz boyların bir kısmı, M.Ö. bin sekiz yüzlerde kuzeyden, yânî Mâverâünnehr ile günümüz Afganistanı üzerinden Haybar geçidini aşarak İndüs ovasına inmiştir. Kuzeyin soğuk, sert ıklîmlerinden gelen bidâyette açık renk saçlı, gözlü ve tenli bu kimseler, İndüs ovasını izleyerek Hindin sıcaktan kavrulan, nemli, rutubetli binbir köşe bucağına yayılmışlardır. Karşılaştıkları yerli Dravit oymaklarıyla çatışıp onları boyundurukları altına sokmuşlardır. Sonuçta, bu iki büyük kümeye ait kültürlerin mezcinden o muazzam tarihî Hint medeniyeti yükselmiştir. Evrensellik özellikleri ile iddiası bakımından Çininkisine oranla Hint medeniyetinin ağır bastığını görüyoruz.
Ne var ki, esâs, esini ile besinini Hz İbrâhim’le birlikte ortaya çıkmış tektanrılı vahiy dinlerinden almış Ortaçağ Hırıstıyan ile daha sonra İslâm medeniyetleri bütün insanlar için geçerli evrensel değerlerle mücehhez hâlde temâyüz etmişlerdir.
Evrenselliğin küresellikten farkı nedir? Bütün insanlarda ortak kabul olunan birtakım temel maddî-beşerî özellikler ile manevî değerler, evenselliği oluştururlar. Bu manevî değerlerin başında insanın Allahın nefesinden geldiği iddiası yahut fikri gelir. Tevratta yer alıp Kur’ânda vurgulanan ?öldürmeyeceksin, hırsızlık ve zinâ etmeyeceksin, yalan söylemeyeceksin vb? on buyruk da, evrenseldir. Evrensellik, o hâlde, evvelemirde din menşeli bir fikirdir. Evrensellik, insanın ilahî-dinî tabiatından kaynaklanır. Onun bu tabiatının iki esâslı tezâhürü vardır: Ahlâk ile bedia (estetik). Buna karşılık, küresellik, belli bir kültürün kendi özelliğini, maddî ile manevî değerlerini başkalarına  doğrudan yahut dolaylı biçimde benimsetilmesi keyfiyetidir.
Tarihte ilk defa kendisini din menşeine geri götürmeyen ve götürmemeye de çaba harcamış olan bir kültür hareketini görüyoruz. Bu kültür hareketi 1500lü yıllarda Batı Avrupada filiz vermiştir. Coğrafî yerleri de çok iyi çizmek lazım. Meselâ, Batı neresidir? Batı çok müphem bir kavramdır. Japonyaya göre, Çin batıdır. Malezyaya göre, Birmanya batıdır. Avrupa kıtasında Litvanya ve Estonya da var. Çekler, Gürcüler ile Ruslar dahî var. Bütün bunların, söylediğim medeniyet hâdisesinde, sonradan katılmış olmanın dışında bir özelliği yok.
Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyeti, Ortaçağ Hırıstıyan medeniyetinin devâmı değildir. Bu, önemli bir hatâdır. Yeniçağ dindışı Avrupa medeniyeti ortaya, Ortaçağ Hırıstıyan medeniyetine isyân, başkaldırma şeklinde çıkmıştır. İlkine karşılık, öbürü, adı üstünde, Hırıstıyandır, Hırıstıyan medeniyetidir. Din, temelde manevî bir hâdisedir; maddî olayları, maddî gelişmeleri dengeler, dizginler, dengede tutmağa çalışır. Buna karşılık,  Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyeti, iktisât esâslı olaydır. Orada alabildiğine kazanc anlamında yayılma eğilimi vardır. Kazancın sonu, sınırı yok. Yeniçağ dindışı Batı Avrupalı insan, kazanma şevki içerisinde dünyaya yayılmağa, saldırmağa başlamıştır. Burada, dinin koyduğu engellerin kaldırılması gerekmiştir.
Tarihte hiçbir şey rastgele meydana gelmez. Katolikliğe karşı yükselmiş olan Protestanlık tarihin belli bir devrinde tesadüf eseri ortaya çıkmamıştır. Luther’in istediği, Sermâyeciliğe, millî istisâdî çıkarlara arka çıkacak bir din akımını yaratmak değildi. Katoliklikte, bâhusus Vatikan merkezli Papalık nizâmında Hırıstıyanlığa aykırı gördüğü hususlara karşı kazan kadırmak istemiştir. Başka bir deyişle, bozulmuş, tahrîf olmuş diye kabul ettiği tarihî Hırıstıyanlığı, tektanrılı vahiy dini esâslarına geri götürmekti maksadı. Ne var ki, olaylar, onun istekleri doğrultusunda yol almamışlardır. 1500lerin sonlarında başgösteren Kuzey Avrupa, özellikle de İngiltere kaynaklı mâlî sermâye hareketi ve bunu destekleyip himâye eden millî devletler, Luther’in başını çekmiş olduğu dinî ıslâhât sürecini kendi nâmıhesaplarına kullanmağa girişmişlerdir. Muhâlifleri tarafından Protestanlık (isyân, yerme, ayaklanma) şeklinde adlandırılan söz konusu dinî ıslâhât hareketi, mâlî Sermâyeciliğe (finans Kapitalism) ihtiyâç duyduğu ortamı sağlamıştır. Başta İngiliz dünyası ?İngiltere, A.B.D., Kanada, Avusturalya v.s.? olmak üzre, hür Sermâyeci (liberal Kapitalist) ülke ile devletlere dinî-manevî zemînde meşruluk kazandırmıştır. Katoliklik gibi, merkezci ve evrensel kilisenin yerine, millî Protestan kiliseleri söz konusu maksada hizmetle oluşturulmuşlardır. Haddizâtında tektanrılı vahiy dini olma iddiasını taşıyan Hırıstıyan Katolikliğin evrenselliği yerini, bu şekilde, millî-şahsî-iktisâdî menfaat hükümlerinin, başkalarına kabul ettirilmesi demek olan küreselliğe bırakmıştır. Aslında Tanrının irâdesinden çıktığına inanılan evrenselci din anlayışının yasakladığı aşırı kazanç ihtirâsının gemlenmesi, dolayısıyla da sömürünün yasaklanması engeli, böylelikle aşılmıştır. Katolikliğin yenilemeyip Protestanlığın yerleştirilemediği Fransa ise, Sermâyecilik sürecine daha geç bir tarihte, 1789 İhtilâlikebîriyle katılmıştır. Burada belli bir din anlayışının yerini başka birinin alması söz konusu olmayıp din, Laiklik-Positivcilik zihniyeti çerçevesinde topyekûn küpeşteden denize atılmıştır.
Protestanlığın yayılması, özellikle de Germen ülkelerinde hâkim hâle konuma yükselmesi, iki sebebe dayanır:
Birincisi: Az önce belirttiğim üzre, iktisâdî nizâmın Merkantilismden Sermayeciliğe geçmesi ve onun artık kendisini dizginleyecek, durduracak güçleri istememesidir.
İkincisi: Hâdisenin içerisinde millî duyarlılıklar, tepkiler ile refleksler vardır.  Germen dünyası yüzyıllar boyu Katolik Latin âleminin hâkimiyeti altında yaşamıştır. Protestanlık, bahsi geçen hâkimiyete yahut boyunduruğa da isyân anlamındadır. Germen olmayan Fransanın, Sermâyeciliğe geçmekle birlikte, Protestanlığı benimsememesi, buna karşılık Laikciliği ihdâs etmesi, yukarıda zikrettiğimiz gerekceden kaynaklanıyor olabilir. 
Sonuçta, Vatikanın Katolikliği, evrensel hakıkâtları taşıdığına inanır. Her tektanrılı vahiy dini böyledir. Nihâyet, Katolikliğin birleştirici, dizginleyici, merkezleştirici tavırları dizginlenince, yetkisi de kalkınca, artık, Kuzey Batı Avrupa Germen dünyası ile onun etki alanına girmiş olan Fransanın önü alabildiğine açılmıştır. Buradan itibâren küreselleşme başgöstermiştir. Küreselleşmenin altında iktisadî mülâhazalar yatmaktadır. Kitabımukaddeste,  insan yalnızca ekmekle yaşamaz denir. Bu inanç, maneviyâtcı esâslı bütün kültürlere ve daha genel anlamda, medeniyetlere hâkimdir. İnsanın maddî olmanın yanı sıra, manevî bir varlık olduğu temel kabulü, dinler ve onlardan teşekkül etmiş kültürlerin kültürlerüstü değer yargısı mesâbesindedir. İşte bu temel kabul, kişinin, başka insanlar tarafından baştan topyekûn belirlenebileceği zannını bertaraf eder. Dinin maneviyât sâhibi kişisi, hür ve özerktir. Buysa, dinin yerini almağı amaçlayan ideolojinin ve meyânda Sermâyeciliğin ?ve diğer ideolojilerin? asla kabul edemeyeceği bir husustur. Bundan dolayı, ideolojinin canhıraç mücâdelesi, dini insanların maşerî bilincinden kazıyarak çıkarıp atmak şeklinde tecellî etmiştir.  Mücâdelenin çok önemli bir boyutu öğretimdir. Bir başka boyut ise, reklâm ile propagandadır. Seni bana benzetirsem, ihtiyâç duyduğum malları almağa seni mecbûr kılabilirim. Ürettiğim malları almakla, sen, pazarımı genişletirsin.
Bütün ilişkiler, bundan böyle üretim-tüketim dengesine bağlı gelişmişlerdir. Sermâyecilik, berâberinde çok tanınan bir dayanağını da, yânî  İmperyalismi getirmiştir. O da, bugün adını küreselleşme şeklinde değiştirmiştir. Daha doğrusu küreselleştirmedir. Küreselleşme dediğinizde doğal bir süreçten bahsediyorsunuz. Hâlbuki karşı karşıya olduğumuz doğal bir süreç olmayıp dayatmadır. Bu, okşayarak yahut döğerek gerçekleştirilen bir harekettir, olaydır. İktisâdî unsurlar, berâberlerinde kültür değerlerini getirmektedirler. Eskileri ve gelenekseller peyderpey ortadan kalkmaktadırlar. Mâlî Sermâyeciliğin maddiyâtcı-iktisâdiyâtcı kültür değerlerini biz bugün doğal verilermişcesine kabul edip sorgulayamıyoruz. Küreselleşmenin başarısı da buradadır zâten.
Küreselleşmenin karşısına bir seçenek çıktığı takdîrde, insanlar, o seçeneğe yapışıp onun peşinden gidebilirler. O yüzden her türlü seçenek ihtimâli bertaraf edilmeğe çalışılıyor. Bu açıdan bakıldığında, küreselleşmenin düşmanı sâdece İslâm değildir. Komünism de, Nasyonal sosyalism de, meselâ, seçenek olma yönünden küreselleşmenin düşmanı olarak görülmektedirler. Bugün Sermâyeciliğin başını çeken ülkeler, Millî toplumculuğu, yânî Nasyonal sosyalismi korkunç bir günâh sayarlar. 
Küreselleşme, bütün insanları tek  biçimde giyinmeğe, yemeğe, içmeğe, davranmak ile düşünmeğe zorlamaktadır. Küresel düşünceye göre, her insan üniforma giymiş asker gibi ‘tek tip’ olmalıdır. Ülkemizde koparılan başörtüsü kıyâmetini de ‘tek tip’ olma zorlamacılığına bağlamak lazımdır.
Her medeniyetin kendisine mahsus temel inançları, varsayımları ile nazâriyeleri vardır. Demekki biz de öncelikle geçmişte varolmuş medeniyet çerçevemizin, iddiamızın içeriğini ortaya koymamız gerekir. Ondan hareketle, onun kullanılabilinir unsurlarından yararlanarak, içerisinde bulunduğumuz maddî ve fikrî şartları da nazarıitibâra alarak yeni bir medeniyet tasarısını tersîm edebiliriz.  Üreteceğimiz yeni medeniyet tasarısı, tabîî ki, yine, İslamî olacaktır. O hâlde  bunun temel düstûrlarını hem din hem de geçmiş klasik medeniyet bağlamında İslamda aramamız şarttır.
Meselâ, kul hakkı dediğimiz bir temel düstûr var. Kul hakkı nedir? Bir toplumsal adâlet ilkesidir. Bu, İslam’ın kaçınılmaz kaidesidir. Markscılık, bu ilkeyi İslâmdan aşırıp içerisini maneviyâttan boşaltmıştır. Nasıl Luthercilik, dince Müslümanlıktan esinlenmişse, benzer biçimde, Markscılık dahî bize İslâmî etkiler ile unsurları yansıtmaktadır. Bunların başında emek ile alınterine dayanmayan gelir ile kazancın haram sayılması ve kul hakkının dokunulmazlığı gelmektedir. Bahsettiğimiz iki ilke, insanın insanı kul kılması ile sömürüyü yasaklayıp sonuçta toplumsal adâleti gündeme sokup yaşatmaktadır.  Toplumsal adâlet, İslâmın temelidir. Namaz, oruç gibi bilcümle ibâdetler ise, dünyanın en zor işi olan kul hakkını yememek için tesîs olunmuş talîmlerdir. Her ibâdet, insanı, kul hakkını yememe disiplini ile tutarlılığına götürme maksadına matûfdur.
Küresel medeniyete ait eşyâyı kullanmamaya yönelik çabalar, imkânsız ve aynı zamanda yersizdir. Küresel medeniyetin sunduğu imkânların altında ezilmekten, onlara teslîm olmaktan ancak kul hakkını tanıma ile haddini bilme gibi, temel İslâmî düstûrları hayata geçirmekle kurtulabiliriz.
Küreselleşme, halkların afyonudur. Küresel medeniyetin asıl gâyesi, insanı düşünemez hâle getirmek, düşünceyi uyuşturmaktır. Uyuşturucu denince aklımıza hep eroin, esrar gelir. Hâlbuki televizyon eroin kadar, bilgisayar kokain kadar uyuşturucu, beyni dondurucu, düşünmeyi durdurucu araç ve cihâzlardır.
Düşünmediğiniz takdîrde başkaldıramazsınız. Başkaldırmak demek, hâlihazırdaki biçimlere seçenek aramaktır. Küreselleştirilmiş medeniyet bu arayışı, hattâ arama irâdesini ortadan kaldırma gayretindedir. Oysa, bize ait biçimleri kendimiz üretebilmeliyiz. Farklılıklar, seçenek üretmenin vazgeçilmez şartıdırlar. Öyleyse, farklılıkları küçümsememek gerekir.
Bize dayatılan biçimler, medeniyetin biricik imkânını teşkîl etmezler. Zirâ, başka biçimlerde de medeniyet olabilir. Medeniyet tek biçimden ibâret değildir de ondan.
Yeni biçimlerin gündeme getirilmesinin mahreci okullardır. İngiliz-Yahudi Medeniyeti ‘biçimlerini’ öğretim yoluyla aktarır. Bu öğretim de okullardan başlar, basın ile yayın yoluyla devam eder, reklâm dünyasıyla da noktalanır. İnsanlar böylece farkına varmadan etkilenir, biçimlenir. Bu, hissettirmeden ve alttan alta gelişen bir etkilemedir. Adı anılan medeniyette, biyolojideki gelişmeler insana uygulanarak insan ile hayvan arasındaki fark ortadan kaldırılmıştır. Yaklaşık iki yüz yıllık tarihi boyunca İngiliz-Yahudi medeniyeti, bütün direniş noktalarını dün zorla ezmiştir; bugün ise bunu okşayarak, eğitim, öğretim, propaganda ve reklâm yoluyla yapmaktadır. Bu tarz, direnişi, karşı koymayı zorlaştırmıştır.
Bir şeye dikkatinizi çekmek istiyorum: Küresel medeniyet, göz önünde cereyân eden kimi olayları bizzât örtmektedir. Biz, birtakım odak noktalarına bakmak üzre şartlandırıldık. Bu yüzden etrâfımızda olup biten birsürü olayı görememekteyiz. Hâlbuki, yeni gelişmeleri, olup bitenleri fark ederek mutasavver yeni medeniyetin zeminini oluşturacak bir dünyagörüşünü, İslâmın temel düstûrlarından hareketle bizim ortaya koymamız zorunludur. Bizden kasdım, Türkün başını çektiği İslâm âlemidir.

ESKİÇAĞ EGE MEDENİYETİne BAKIŞ

Yalnızca Avrasya anakarasıyla ilgili olarak tarih felsefesinin çağ sınıflamasında Sümerlilerin yazıyı Dördüncü binde icâdından Milâda kadarki geniş zaman dilimini kapsayan İlkçağda öbürlerinden açıkca ayrılan bir medeniyetin ortaya çıktığını görüyoruz. Avrasya İlkçağının bellibaşlı medeniyetleri hangileridir. Doğudan batıya  Çin, Hint, İslâmöncesi İran, —Sümer, Akat, Babil, Asur kültürlerini kapsayan— Mesopotamya, —Hatti, Hitit, Urartu, Lidya, Frigya kültürlerinden oluşan— Anadolu, —İbran, Fenike gibi kültürleri kuşatan— Doğu Akdeniz ile Mısır medeniyetlerini sıralayabiliriz. Bu saydıklarımızdan Çin, Hint ile İslâmöncesi İran arasında tesbît olunan belli birtakım ortak paydalar itibâriyle onları Doğu medeniyetleri câmiasına yerleştiriyoruz. Ortak paydaların başında Yangze ırmağının denize döküldüğü yörede Beşinci binde başlanan pirinc ekimi gelmektedir. Buna karşılık, Mesopotamya, Anadolu, Doğu Akdeniz ile Mısır medeniyetlerinin temel besin maddesi, Lut gölü yakınlarındaki Ceriko ile İranın güneyinde Zağros dağları ile Basra körfezi kıyısı arasında kalan Elam ülkesinde Sekizinci binde yetiştirilen buğdaydır. Temel besin maddeleri bir yana, aslında, Doğu ile Batı medeniyetleri câmialarının anaörnekleri, paradigmaları arasında İkibinli yıllara değin kayda değer fark ortaya çıkmamıştır. 2500lerde ömür sürdüğü tahmin edilen Hz İbrahim’e, özellikle de 1300lerde yaşamış Hz Musa’ya nâzil olduğuna inanılan ilahî tebliğle yepyeni bir durum, deyim yerindeyse, su ayrırım çizgisi zuhûr etmiştir. Beliren tektanrılı-vahiy dini, Birinci binin başlarından itibâren İndus ırmağının batısından Atlas okyanusuna dek Batı Asyada, Anadoluda, Kuzey Afrika ile Avrupada sahneye çıkan ve çıkacak medeniyetleri doğrudan doğruya yahut tedricen dolaylı etkileyip biçimlemiştir. En göze çarpan iki değişiklikten biri, kadîm dairevî zaman anlayışının yerini düz çizgi zaman görüşünün almasıdır. Ötekisi de örfün yerini ahlâka bırakmasıdır. Boğuk, müphem bir âlemgörüşü (cosmogonie – cosmologie) bırakılıp yaradan ile yaratılanın keskin ayırımına dayalı açık seçik bakış açısı edinilmiştir. Her sürecin başı ve sonucu var. Olan olmuştur. Özellikle canlı denilen varolanlar dünyasında olandan dönüş yoktur. Demekki olan bir daha olmayacak. Genel kurala insan da tâbîdir. Dünya gelişinden öldüğü âna değin sürdüğü ömürdür. Süreli varoluşu, insana sınırlığının derecesini göstermektedir. Dünya hayatında bir defalık her yaşantısını bu yüzden çok dakik biçimde düşünüp taşınması zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Niyetleri başta olmak üzre, her davranışı ile yapıp edişinin hesabını zaman – mekân boyutlarının söz konusu olmayacağı âhırette vereceği inancı, birtakım kurallar ile ilkeleri —meselâ Ahdiatîkte zikrolunan on buyruk— evrensel geçerli kılmıştır. Bunları kişi, duygu âleminde bile çiğneyemez. Çünkü bunlar, hem içte hem de dışta bağlayıcıdır —Allahın insana şahdamarından yakın oluşu durumu. Kuralları bilip bunların bütün girintileri ile çıkıntılarına uydurulmuş bir ömür sürme karara bağlıdır. Karar veren varolan hürdür. Karar vermekten kurtulamamak, hür olmağa hüküm giymektir —Âdem’in cennetten kovulması. Karar vermek zorunluluğunun ne demek olduğunu ve verdiği kararın kendisini nereye götüreceğini katlanarak düşünebilen özbilinç sâhibi bir varolandır. Böyle bir varolanın yaşaması, ‘dramatik’tir. Özbilinçten yoksun bir yaşama, deyim yerindeyse, cennet hayatıdır.  Tektanrılı vahiy dininin hedef aldığı bireydir. Haram yahut helâlde olan odur. Hak – ödev denklemi birey üstüne kurulmuştur. Vahiy dini öncesi yahut dışı kültürlerin bireyi kaale almayan yekpâre (monolithique) toplum hayatı aşılmıştır. Gerek ilahiyât gerekse hukuk düzleminde ‘her koyun kendi bacağından asılır’ ilkesi artık yürürlüktedir. Kimse sevâbını yahut günâhını başkasına ciro edemez. İlahiyâtca özden hür yaratılmış insan, dirimsel yahut toplumsal yaşayışında serbest olmayabilir. Şu durumda hürlük ile serbestlik bir aynı şey değildir. Hür yaratılmışlığının bilincini taşıyorsa, birey, serbest kalma ülküsünün peşinde koşar. Bahse konu husus, Birinci binden itibâren Batı medeniyetleri câmiasına bağlı medeniyetler ile kültürleri az yahut çok belirleyip biçimlemeğe koyulmuştur. Serbestleşme irâdesini kimi Batılı toplumda zayıf kimisindeyse kuvvetle ifâde olunduğunu görüyoruz. İki kültür var ki, bunlar, başı çekmişlerdir. Serbestleşme süreci ikisinde siyâsî boyut kazanmıştır. Kleisthenes’in (570 – 508) hazırlayıp 510da yürürlüğe giren Solonunkisinden (öl 559) sonraki yeni anayasada adlandırıldığı üzre Atinada buna halkidâresi (demokratia) denmiştir. İngilterede halkidâresinin belirmeğe yüz tutmasıysa 15 haziran 1215e tarihlenen Magna Cartayladır.  

İkisi de başlıbaşına birer medeniyetin kurucu kültürüdür. Atina, Eskiçağ Egenin, İngiliz kültürüyse Çağdaş küresel İngiliz-Yahudi medeniyetinin belirleyicisidirler. İkisinde de benzer, öyleki koşut sürecin yaşanmış olması ilgi çekici bir husustur. Atinada siyâsete koşut olarak iktisât da serbestleşmiştir. ‘Kendine yeter’ (autarchie), ‘kapalı devre’ çalışandan ‘artıürün’ü esâs almış ve bir bakıma ufak çaplı (miniature) mâlî (finance) ‘önsermâyeciliğ’e (protocapitalisme) geçilmiştir. Cihânşumûl ‘dörtbaşı mamûr’ mâlî sermâyeciliğiyse, İngiltere 1600lerin ikinci yarısından itibâren gerçekleştirmeğe koyulmuştur. İngiteredekinin tersine, AtinadaSermâyecilik ideolojisinden henüz bahsedemesek de, ona zemîn teşkîl edebilen bir tasarımdan (projet) söz edebiliriz. Böyle bir tasarımın zorunlu kıldığı coğrafî yayılmacılık (İmperyalism) ile sömürü amaçlı yerleşimcilik (Colonialisme) ve, henüz buharlı makine çağına girilmemiş olmakla birlikte, sanayileşme vukûu bulmuştur. Bütün bu tür etkinlikleri ateşleyen, özellikle Pers savaşlarının ardından, yânî M.Ö. 470lerin sonundan itibâren müdhiş bir atılımcılık ile girişimcilik göze çarpar. Atina, düşünüşce ve eylemce  yerinde duramayan, kıpır kıpır adamları kendine çeken bir mıknatıs gibidir. Bunların önemli bir kısmı kazanç peşinde koşan kurnaz fırsatcılardır. Fakat merakla yanıp tutuşan küçük bir azınlığı da gözden kaçırmamak lazım gelir. Ufkun ötesini keşfetme, bir tutkudur. Bu tutkuyla karaları katedip denizleri aşan seyyâhlarımı, doğanın sırlı bağrını deşmeği ahdetmiş fizikcilerimi (doğa araştırmacıları) yoksa görünür dünyanın arkasında yatan esrârengîz hakîkata dalma iştiyâkını duyan metafizikciyimi ararsın, Atinada her ‘ağız tadı’na uygun lokma vardı.

Atinalı hür–serbest birey, konuşan, yarışan ve kimi üstün kâbiliyetli olanlar arasından, merak eden,  arayan,  araştıran  bir  kişiydi.  Bu  konuşan,  yarışan  adam,  tarihte  eşine  ender —meselâ Çinde— rastladığımız yenilikleri sahnelemiştir. Beden eğitimi bütün toplumlarda karşılaştığımız bir olaydır. Ama hep savaşmağa hazırlık olarak algılanmıştır. Savaşmağa hazırlık safhasından koparılmış beden eğitiminden idman yahut spor dediğimiz olay ortaya çıkmıştır. Açık mekânlarda yahut tapınaklarda uygulanan belli konuların çevresinde dönen ve yüz ifâdeleri ile beden hareketlerine dayalı temsiller, ibâdet amaçlıydılar. Bunların dinden soyutlanmasıyla sahne sanatı, yânî tiyatro belirmiştir. Görüldüğü gibi, din ile askerlikten bağımsız bir etkinlikler dizisi kendini göstermiştir. Bu da, Atinada dindışı, demekki seküler ile  sivil  bir  yaşama   tarzının  ortaya  çıkmasını  sağlamıştır.  Yaşamanın bütün alanlarında —siyâsette, ticârette, bilmede, öğrenim ile öğretimde, idmanda, sanatta, dindarlıkta, yurtseverlikte, güzelleşme ile yakışıklaşmada, sevişme ile savaşma becerilerinde…— kıyasıya yarışma ile ötekileri alt etme şevkinin en ileri uçlara taşındığını görüyoruz. Yarışılan en önemli sahalar arasında, hitâbet başta olmak üzre, dili düzgünce ve ustaca kullanma gelmektedir. Buna da belâgat (he retorike) denmiştir. Dil, burada kişinin, karşısındakini yahut karşısındakileri kandırma gâyesine yönelik kullanılmıştır. Bahsi geçen hüneri para karşılığında öğreten zevât ‘bilgiç’lerdir (sofistes). ‘Bilgiç’lerin elinde Attika Yunancası ifâde gücü, üstün bir dil hâline gelmiştir. O kadar ki, M.Ö. Dördüncü yüzyıldan itibâren felsefe-bilimi bile taşıyacak hâle gelmiştir. Dili, Sofistlerin yanısıra üstün kâbilyetli edebiyatcılar da zenginleştirmiştir. Edebiyat türlerinden şiir, insanlığın en eski devirlerinden beri her kültürün beğlik malıdır. Masal ile hikâye de belli bir kültüre mahsus sayılamaz. Gelgelelim, tiyatro öyle değil. Çinin dışında, ibâdetten sayılmaması gereken gelenekleşip kurumlaşmış sahne sanatıyla Yunanda karşılaşıyoruz. Sahnede belirli bir gerçek yahut olabilir kişinin hayatından belli bir kesit hareket, yüz ifâdesi ve anlatı yoluyla canlandırılır. İleride belirecek bilimin, doğa doğrultusunda tutumunu tiyatroda insana ve onun hayatına yönelik tavrında görüyoruz. Bilimde düzenlenen varsayımla incelenmesi istenen doğa olayı laboratuar denilen kurulmuş yapma bir ortamda yeniden yürürlüğe koyulur. Benzer bir durum sahnede vukûu bulur. Orada yaşanmış yahut yaşanabilir değişken insan olayı yahut olayları kulağa ve göz önüne taşınır. Buna temsîl diyoruz. İstenen, aranan, amaçlanan, geçici değişken insan olayını ki, böylesine vaka diyoruz, yakalamak, ele geçirmektir. Bütün geçiciliklerin dayandıkları, beslendikleri kalıcı olduğuna inanılan belirleyici, kimliği belirleyen esâsı keşfetme iştiyâkıyla tiyatro bir yanda metafiziğe, öte tarafta yaşama felsefesine zemîni hazırlar. Geçiciliklerin tümüne tamamına ömür diyoruz.  Ömrü iki temel değerin izini sürerek yaşıyoruz. Bunlardan birincisi ölüm kavrayışı yahut kavramıdır. Bu, ömrün korku, bunaltı kutbudur. Onun karşısında yer alan ise, umuttur. Hayatın bunaltıya batmış, demekki umutsuzluk batağına saplanmış anlatımı tragedyadır. Ölümü aşarak ömrün çok farklı bir düzlemde süreceğine beslenen umudu işleyen temsîl dramadır. Vahiy dininin manevî kurgusuyla inşâa olunmuş drama, İsânın ölümü mağlûb ederek dirilişini hikâye eder. Yunan tiyatrosundan itibâren Batı felsefeleri ile edebiyatları roman ile tiyatro tarzında hep bu ana thème çevresinde dönüp dolaşmış variationlardır.

Haddizâtında Eskiçağ Ege dünyası da iki iki kutup arasında çekişmenin hüküm sürmüş olduğu bir sahnedir. Bir tarafta M.Ö. Dördüncü yüzyılda artık insan yerine koyulan köleler ile kadınların yanısıra serbestce düşünen, konuşan, davranan, savaş çıkmadıkca, sivil erkeklerin Atinası ile müttefikleri; öbür yandaysa insâfsız köleci ve geleneksel savaşcı düzenin soy sopcu Isparta ile tarafdarları. İkisinin savaşma tarzı dahî birbirine zıttı. Oldum olası toplumlar kara savaşı yürütmüşlerdir. Isparta da Japonlar, Türkler ve Prusya Almanyası gibi, bir savaş toplumu olup karada vuruşur. Buna karşılık, Themistokles’in (525 460) yaptığı devrimle, yaklaşık iki bin yıl sonraki İngiltere gibi, Atina, hem ticâret hem de askerlik bakımından bir deniz gücü olmuştur. Tarımla, hayvancılıkla geçinenlere oranla kısmetini denizde arayanlar, daha becerekli, kıvrak zekâlı, mucit ve kâşiftir. Bu özelliklerin hepsini Atinalı ile onu izlemiş olan diğer Egeli kentlerde açıkca görmek mümkün. Dimâğlarından neşet edip ellerinde biçimlenmiş medeniyet, öylesine değişik olmuştur ki, onu, artık, İlkçağın içerisinde mütâlea etrmek yanlış olur. Bundan dolayı, İlkçağın bağrından ağan sözünü ettiğimiz Ege medeniyetinin dönemini farklı bir adla, Eskiçağ şeklinde tesbît ediyoruz. Nihâyet, tektanrılı vahiy dininden sonra, Batı medeniyetleri câmiasının öteki çığır açıcı yeniliği Atina kültür menşe ve merkezli Eskiçağ Ege medeniyetinde arzıendâm etmiştir. Felsefe-bilim, Eskiçağ Ege medeniyetinin zirve eseri olmakla birlikte, tek ürünü değil. Onun yanında siyâset ile iktisât düzeninden tutun tiyatro ile spora, uzak ufuklara yelken basıp oralarda yeni yaşama ortamlarını oluşturmağa varana dek eşi benzeri ya çok az olan ya da hiç olmayan çığrılar açmıştır.

Doğu-Batı kavram/a halleri (Kâmil Doruk)

Bazı kavramlar vardır, çeşitli sebeblerle, zihnimizde açık–seçik bir yeri, anlamı yokdur. Ne zaman düşünmeğe kalkışsak, kaypaklaşır, kayar, kaybolur. Ama, bu kavramı kavramadıkça, dünya ahvalini anlamada eksiklik hissederiz. Aslında konu o kadar karışık ve ele–avuca gelmez değildir; konuşan ve yazan kifayetsizler yüzünden, anlama ulaştıran doğru, kısa yol, eğri–büğrü, dolambaçlı yollar arasında kaybolmuş gibidir. Bazen bu karmaşıklık ve anlaşılamazlık, sahanın mensublarınca hususen oluşturulur, ki, bu mensublar aşılmaz esrarlı surlar ile hâlelenmiş bir yalçın kalede yaşıyormuş görüntüsü versin, böylece insanlar çekinip korksun, muhterisler özenip yalansın… En uç örnek, farmasonluk. Konuşulan ve yazılanların çokluğu yanında, çeşitlilik ve çelişkililiği, sahanın dışında bulunup anlamak isteyen, ancak, yeterli vakti ayıramayan, talihi gülüp doğru kaynağı bulamayanların önünde, aşılamazdır. Seneler evvel bir dost meclisinde, bir arkadaş, masonluk / farmasonlukdan söz açılınca, rahatsızlığını dile getirmişdi: Birçok şey duyup dinlemiş, eline geçeni okumuş, ama, hâlâ gözünün önünde açık–seçik ve yerli yerinde bir anlam belirmiyormuş; hikâyesini, anafikrini ve gayesini gözünde canlandıramıyormuş… Hemen, çantamdaki, okuyup henüz bitirdiğim, arkadaşın gökte aradığından emin olduğum kitabı çıkarıp uzattım («Cağdaş İngiliz–Yahudî Medeniyeti» Teoman Duralı; İz Yay. İst. 1996). Bir hafta sonra karşılaşınca, beni görür görmez, heyecanla: «Tam aradığım kitabı vermişsin. Şimdi konu cuk oturdu. Senelerin kaypaklığı, karmaşası bitti. Sağol! Ama, kitabını geri veremeyeceğim, döne döne okurken, çizilmedik yeri kalmadı. Yenisini..» Sözünü kestim ve dost bir zihni rahatlatmanın en güzel şeylerden olduğunu, yeni bir nüsha edindiğimi söyledim.

İşte böyle, bazı, çetrefilmiş gibi görünen konular, bilen elde bir nokta halinde toplanıp, efradını câmi ağyârını mani izahına kavuşur… Tabii, değerli Teoman Duralı hocamızın, Dergâh Yayınları’ndan çıkan «Çağdaş Küresel Medeniyet» kitabını, o arkadaşımıza zevkle müjdelemeyi ihmal etmedim.

Dünya hallerini anlamada, kavrayamadıkça noksanlık hissettiğimiz kavramlardan biri, benim için ve sanırım pek çoğumuz için, oryantalizm. Edward Said’in kitabını, nedense (pek popülerleştiğinden mi) okuyamadım. Epeyi sonraları, popüler kitabların mukadderatından nasibdâr olarak, çalakalem ve büyük ihtimalle sözlük ile edilmiş, başka yayınevinden çıkmış tercümesini okumağa kalkışınca, gübürlü türkçe ve dizim ve imlâ çöplüğünü aşamama sebebiyle, üç–beş sahifeden sonra devam edememişdim… Nihayet, birkaç ay önce, oryantalizmi enine boyuna, topluca, temiz dizgi–baskı ve türkçe ile anlatan bir kitab ile karşılaştım, ve, bir esrarlı kale daha düştü: «Batı’nın Doğu’su. Avrupa Barbarlığının Küreselleşmesi. Yüksel Kanar. Kitabevi Yay. Ekim 2006, İst.» Oryantalizm nedir? Ne zaman nerde doğmuşdur? Kimin işidir? Nerelerde ne için gezinmektedir? Doğu–Batı yön mü, âlem mi, medeniyet mi? Batıcılık/batılılaşma, istikamet mi; bu açıdan ne ifade ediyor? Yön adı batı, aslında perde mi? Aslında hıristiyancılık mı, hıristiyanlaştırma mı; sekülerleştirme mi? Batılı bilim–sanat sömürü ile kolkola mı?.. Ve benzeri soruların anahtarı bu kitabda. Eline sağlık Yüksel Kanar.

Yazar: Kâmil Doruk
Kaynak: Yeni Şafak Kitap (17.04.2007)