İnsanı, İnsana Malzeme Kılamazsınız…

TEOMAN DURALI, İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ, EDEBİYET FAKÜLTESİNDE BİYOLOJİ FELSEFESİ PROFESÖRÜ. DURALI, GENETİK ALANINDAKİ GELİŞMELERİ "ETİK" AÇISINDAN, NPQ TÜRKİYE İÇİN DEĞERLENDİRDİ. 

Çağımızın en önemli gelişmesi, atom fiziğinin yanında, biyoloji alanında olmuştur. Ve biyolojideki gelişmelerin en ön sırasında yer alanı ise, moloküler biyolojide kaydedilmiş olan ilerlemelerdir. Moleküler biyoloji ise, moloküler genetik ve moleküler evrim olmak üzere sınıflanabilir. Moleküler genetiğin açtığı yeni ufuklar, bilim açısından büyük merakları gidermeye yönelirken, ahlâk yönünden çok büyük sorunları da beraberinde getirmiştir.

Felsefenin kalbi, metafiziktir ve bu kalbin de en önemli noktası "öz" sorunudur. Başka bir anlatımla, bütün değişmelere rağmen, bana "ben" dedirten güç nedir? 10 yaşındayken de, "ben" diyordum, 6 yaşındayken de… Şimdi de diyorum. Yaşarsam 10 yıl sonra da bana, "ben" diyeceğim. Oysa, 6 yaşındaki halim ile şu andaki halim hiç biribirine benzemiyor. 6 yaşındaki resmimi getirip gösterseniz ve daha önce bana kimse "bu sensin" demese, tanıyamam. Bu kimdir diye de sorarım üstelik… Ama o zaman da bir "benlik" duygum vardı, şimdi de var. Yaşadığım süre boyunca da olacak. Buna biz, felsefede "kendi" diyoruz. (İngilizcede "self" dedikleri şey)

KENDİNİ BİLMEK VE TEHDİT 

Moleküler biyolojideki gelişmeler, "kendi" olgusuna "tehdit" oluşturmaktadır. "Kendi" problemini "kendimize" de uygulayabiliriz, öteki varolanlara da… Diyebiliriz ki, "bu masanın da bir kendisi var, şu koltuğun ya da herhangibir canlının". Ne var ki, onlar "kendi" olduklarını bilmiyorlar. Onlara "kendilik"lerini biz atfediyoruz. Neden? Çünkü, biz kendimizi biliyoruz. "Ben" diyebiliyoruz. "Nasılsınız" diye sorulduğunda, "ben iyiyim" diyorsunuz ya da "ben şu kişiyim"…

Birisi gelip kafanıza vurursa ya da bitkisel hayata girecek olursanız… İnsanda da bu "ben" duyuşu kaybolabilir. Benim "kalıbım" benim için bir "ön şart" ama, "ben"imin tamamı değil. Böyle yaratılmış olmam, henüz "ben"imi ortaya koymuyor. Bir "önşart"tır bu… Böyle olmasam, "ben" duyuşum ortaya çıkmayacaktı. Ama, "ben" duyuşum yoksa, şu halime, "ben" diyemiyecektim. "Ben"im olmadığı takdirde, size de "siz" diyemem. Bu masaya "masa" diyemem… 

Dünyayı kendimden hareketle belirlemeye başlıyorum. Hepimiz bunu yapıyoruz.

Genetikteki gelişmelerin, "kendi" duyuşunu tehdit etmesine gelince… Herşeyden önce, biyolojinin uygulama alanlarından birisi tıptır. Tıptaki önemli bir gelişme, organ naklidir. "Ben"imi etkilemeyecek organlar var. Benimi, kendi duyuşumu etkileyecek organlar da… Örneğin, böbreğimi değiştirirseniz, bu, "kendi" duyuşumu (bir ihtimal) etkilemez. Ama o da kesin değil. Bir de düşünün, beynimizin nakli söz konusu olursa ne olur? Daha denenmiş birşey değil ama… Zamanla bu da gündeme gelecektir. Beyninde damarı tıkanmış bir kişinin beynini değiştirecek olursanız, o zaman, onun "kendi"lik duygusu nasıl bir hal alacak? 

Yine biyolojiden bildiğimize göre, tıpatıp olan iki insan yok. Yumurta ikizleri bile, daha toplum hayatına katılmadan (anne rahmindeyken) biribirlerinin tıpatıpı değilller. Çok küçük de olsa aralarında genetik farklılıkları var.

HİTLER’İ KOPYALAMAK 

Ona karşın, moleküler biyolojinin mümkün kılmaya çalıştığı "kopyalama"; insanı hedeflediğinde ne olacak? Bunun öncesi de var üstelik. Yeni bir olgu değil bu. Alman biyologu ve (yanlış hatırlamıyorsam Autscwitz toplama kampının hekimi olan) Jozeph Mengele’nin, Hitler’in -epitel hücrelerinden aldığı örneklerle- kopyalarını üretmeye çalıştığını biliyoruz. Hatta bir bilim kurgu filminde, (Brezilyalı çocuklar) Mengele, Hitler’den aldığı epitel hücrelerini geliştirerek, bir dizi Hitler kopyası üretiyordu. Aslı astarı olmayan bir fiksiyon bu. Ama, bu bilim adamının böyle bir tasarısı olduğunu biliyoruz. Bu tasarı, insanları dehşete düşürdü. Bir zamanlar herkesin dehşete kapıldığı böyle bir olayı, bugün kendi elimizle gerçekleştirme noktasına vardık. Bir süre önce Amerikan Başkanı, Senato’ya insanların kopyalanması doğrultusunda araştırmaların yapılmasını yasaklayıcı bir kanun tasarısı sunmuştu. Gelişmeler bizi bu noktaya getirdi.

KOPYALAMA VE "BEN" SORUNU

Kopyalama olayı ortaya çıktığı takdirde, insanın en temel "insani durumu" olan "kendi" ya da "ben" sorunu ne olacak? 

Herşey, "ben"ime bağlı: Karar verme, tercih yapma, irademi konuşturma… Bu imkanı ortadan kaldırdığınızda, beni insan kılan özellikleri de yok etmiş oluyorsunuz: Bir çeşit robot ortaya çıkıyor. Benim genetik malzemelerimle oynayarak, bana istediğiniz biçimi veriyorsunuz.

Bizim insan olarak en büyük teminatımız; "biribirimizi yaratmamış" olmaktır. Tabanca ile ya da topla üstümde baskı kurabilirsiniz. "Serbest" olmayabilirim. Ben, o zaman bile "hür"üm. "Serbest" siyasi bir terimdir. (Serbest, ingilizcede liberty’nin karşılığı; hür ise "free"nin karşılığıdır ve metafizik, felsefi bir kavrayıştır.) İnsanlar, yaratılıştan hürdür. (Serbest olmayabilirim, mahkum edilebilirim ama, o mahkumiyet çerçevesinde bile istediğimi düşünmeye devam edebilirim. İstediğim gibi hayal kurarım. İstediğim eylemin tasarısını yapabilirim. 

Oysa, siz hürriyetimi, moleküler olarak elimden alacak olursanız, ben istediğim tasarıları yapma imkânından da yoksun kalabileceğim. Böyle bir durum var ortada.

Bütün filozoflar, insanın temel vasfının "hür" olması üstünde durur. İnsanı, en insan kılan vasıf, hür olmasıdır. Bu özellik gittikten sonra, geriye birşey kalmıyor. 

Deniliyor ki: Erkek ile dişi unsurlarının birleşmesi ile meydana gelen döllenmiş yumurtadan, embriyon aşamasında bir "örnek" alınır. Ve anne rahminin dışındaki başka bir ortamda, anne karnında gelişen embriyona "paralel bir varolan" geliştirilebilir.

Çocuğunuz embriyon halindeyken, bir parçası alınıyor ve bu, bir başka suni ortamda, o çocuğa paralel olarak geliştiriliyor. O çocuğun genetik malzemesine aynen sahip. Sonra, çocuğunuz doğup büyüyor. Kişi oluyor. Diyelim ki, bir tarafı sakatlanıyor. İşte o aşamada, çocuğunuzla paralel (ikiz) büyümüş depodan bir "parça" alınarak, sakatlanan organ yenileniyor. Genetik aynılıktan ötürü, organ reddi sorunu sözkonusu değil. 

YEDEK İNSAN

Peki, depoda geliştirilen "yedek insan" nedir, ne olarak adlandıracağız onu? İnsan olmasa bile – diyelim ki, kafası yok ve onu beyinsiz kılabildik- bu bir canlı değil mi? 

Beyin dışındaki bütün organlara sahip (parasempatik sistemle, bir takım iğnelerle maddeler vererek bir biçimde ayakta tutulmuş) bir insan bedeninden istediğim zaman böbrek ya da ciğer, damar alacağım. Tıpkı bakkala gidip, peynir ekmek alır gibi… Nedir şimdi bu? Bir canlıya kıymak yerinde midir? Değil midir? Bugün deney hayvanlarının bile kullanılması ahlaki midir, değil midir, tartışmaları yürürken… Sırf bir insanın yaşatılması için kullanılan bir "canlı" sözkonusu ise ne yapacağız?

Bilimkurgu filmlerinde gördüğümüz tasarımların hızla gerçekleştiğini unutmayalım. İnsan aklına gelen herşeyin "olabilirliği" var. Jule Verne’nin 1890’larda aklına gelen ve zamanında deli saçması diye nitelendirilmiş herşey, bugün hemen hemen hepsiyle gerçekleşmiş durumda. 

Ahlâkın en fazla önem verdiği noktalardan biri şudur: Felsefi anlamda, "insanı insana malzeme" kılamazsınız. Başka bir deyişle, insan insanın aracı değildir. Her insan, kendi başına bir amaçtır.

Yedek organ deposu olarak ürettiğimiz -ona bir ad da verelim- "yedek ayşe"nin diyelim ki, beyni de olsun. Merih ya da bir başka gezegende araştırma yapmak üzere onu gönderelim.- "İnsan"dır diye Ayşe’ye kıyamadık. Ama onun kopyasını, uzay aracına koyduk, bizim gitmeye cesaret edemediğimiz yere yolluyoruz. 

Uzaya "robot"yollamakla aynı şay değil bu. Çünkü, robotların duyumlama imkânı yok. Bir robot, birçok şeyi yapabilir ama, "ah burası çok sıcak, ben burayı sevmedim" diyemez. Ama Ayşe’nin kopyası "yedek Ayşe"nin beyni de olursa, duyguları da olacaktır.

Öyleyse, Ayşe’nin kopyasına, "sonu belli olmayan birşeyi yaptırma" hakkımız var mı, yok mu?… Bu şuna benzer: Savaşta, mayın tarlasına, değer vermediğiniz insanları sürüyorsunuz. Onlar telef oluyor. Sonra da seçkin birliklerinizi mayından temizlenmiş araziden geçiriyorsunuz. 

İnsan imal etme hakkı bize verilmiş mi, verilmemiş mi? Verilmemiş ise, biz bu gidişi nasıl durduracağız?

MEÇHULDEKİ KÖTÜLÜK

Araştırma-inceleme merkezlerinin denetimi, giderek merkezi güçlerin elinden çıkıyor.

Nasıl ki,kendi dört duvarının içinde yaşayan meçhul bir kişi, hazırladığı programlarla, yüzlerce binlerce bilgisayar düzenini yıkabiliyorsa; benzeri türde kötülük eğilimleri,moleküler biyoloji alanında da patlak verebilir. 

Bugün bir genetikçi, koyun kopayabildiği gibi,gün gelir insan da kopyalayabilir. Biraz daha zor, biraz daha çetrefil bir iş olsa da…İmkânsız değil.

Özel ordular yetiştirebilirsiniz. Parası olan manyak bir tedhişçi ısmarlama yapabilir: Şu genetik özellikleri taşıyan, -örneğin emir verdiğinizde ateşe atlayan- (x)sayıda kişiden oluşan bir ordu kurun bana diyebilir… Adeta silah ısmarlar gibi, "savaşçı ya da terörist" ısmarlayabilir. 

Böyle varsayımlar, deli saçması uydurmalar kategorisine girmiyor artık. Bu imkanlar var. Hatta bu tür projeler üstünde çalışanlar da bulunabilir. Antartika gibi gözden uzak yerlere kaçmaya da gerek yok, bütün bunları yapmak için. Nasıl ki, Hizbulvahşetin silah deposu, hemen biraz ötemizde çıktıysa, yakınımızda bir yerlerde insanların başına çivi çakıldıysa ve biz bu insanların sesini işitmediysek… Oturduğumuz evin üç adım ötesinde, biri laboratuvarını kurar, araştırmasını gerçekleştirebilir.

Daha önceleri, bu tür eylemleri engelleyen manevi güçler vardı. Hatırlarım 1958’de ilk kez suni dölleme ile bir canlıyı geliştirmeye çalışmış bir İtalyan genetikçiyi Papa, afaroz etmekle tehdit etmiş ve o bilim adamı da çalışmasını durdurmuştu. Bugün, Papa böyle bir afaroz kararı çıkarsa, herkes kahkaha ile güler. Bir zamanlar insanların inancı vardı. Ama şimdi, Kilise’nin alacağı bir karara boyun eğecek bilim adamı bulamazsınız. 

DUR DİYECEK GÜÇ

İnsanlığı yok edecek gidişi durdurmada "inanç" yerine "düşünce" mi, daha fazla rol oynayabilir? Ondan da şüpheliyim.
Açıkçası, mevcut gidişi durdurabilecek bir "potansiyel güç" görmüyorum ortada.

Bir manevi otoritenin sözünü dinletebileceği güçlü manevi inançlar mı doğar yeniden? Yoksa "merkeziyetçi yönetim" biçimleri ortaya çıkar ve duruma el koyar -ki, ben böyle bir gücün de "önleme kapasitesi"ne sahip olacağına inanmıyorum. Stalinci bir sistem kurulsa bile, kafasına kötülük yapmayı koyan bir genetikçi, projesini yine de hayata bir şekilde geçirecektir. 

Bu tür bir kötümserliğin mübalağalı olmadığını düşünüyorum. Kapattığımız 20. yüzyıl, tarihin en karanlık çağı oldu. Hiçbir çağda, insanlar, biribirlerine bu derece sistemli kötülük etmemişler, edememişlerdi.

20. yüzyıla Cengiz Han’ı davet edebilsek, yaşanan felaketleri Cengiz Han seyretse, dudakları uçuklardı. Çünkü, Cengiz Han’ın kendi döneminde yaptığı, "kötülük için kötülük" değildi. Belli bir amacı vardı. Örneğin, bir şehri muhasara ediyor ve onun teslim olmasını istiyordu. Sırf zarar vermek için değildi onun savaşları… Eğer bir zarar ortaya çıkıyorsa, o da belirli bir amaç uğruna oluyordu. Teslim olmayan, kapılarını açmayan bir kent sözkonusu ise, cezalandırma konusunda korkunçtu Cengiz Han. İnsanları kesiyor, kafataslarından piramitler oluşturuyordu. Tamam. 

Ama günümüzdeki "dehşet" eğilimi çok farklı. "Düşman" diye adlandırılan her kimse, bütün isteklere de boyuneğse, hiç farketmez. Onun durumu bitik. Hiçbir çağda böyle birşey görülmedi.İnsanlık ilk kez böyle bir durumla karşı karşıya. Bu, bilimsel ilerlemenin sonucu değil. "İnsan" olma ile ilgili bağlantılarımızı yitirmemizin sonucudur.

İÇ FREN EKSİKLİĞİ 

İnsanın -yaratılışı itibariyle-, içinden çalışan frenleri yok.İki köpek kavga ettiğinde, yenilen köpek, sırtüstü yatmışsa,öteki köpek ona dokunmaz artık, bırakır. Hatta, koskoca bir köpek diyelim ki,insana saldırdı… Saldırıya uğrayan insan, çömeldiğinde, durur o köpek. Eğer eğitilmişse, üstünüze sıçrar, sizi yere yıkar ve sahibi gelinceye kadar da sizi yerde tutar.(Kudurmadığı sürece) İçgüdüden kaynaklanan "doğal bir fren" sözkonusu köpeklerin dünyasında. Ama insanın böyle bir freni yok. Onun içindir ki, insanlar kendilerine "fren" imal ederler. Ahlâk, insanın kendisine imal ettiği frenlerden oluşur. Bu frenleri oluşturmak ya da kulllanıp kullanmamak bizim elimizde olan birşeydir. Kısacası, ahlâk, insanın organizmasından kaynaklanmıyor, içgüdü değil. Reflekslerimizden gelmiyor. Ahlâkın normlarını, insanoğlu kendisi imal ediyor.

Dindar bir kişi "Ahlâkın temel nirengilerini, Allah, ‘tebliğ’ ile göndermiştir" diye düşünür. Laik düşünceye sahip biri ise, "ahlak normlarını insan, kendisi icad ve inşa etti" diyecektir. Her iki durumda da aynı kapıya geliyorsunuz. Ahlâk sözkonusu olduğunda, bir takım inşa edilmiş konstrüktif kurallar var.

Bugün şunu görüyoruz. İnsan, kendisini bağladığı kazıkları atıyor.Varolan iktisadi sistem, "durmadan daha fazla isteyen" bireyler üretiyor. Bu insan tipi, yetinmiyor, doymuyor. Paylaşmıyor da… Bill Gates’in iki yıl önce 18 milyar dolarlık cirosu vardı. Ben 18 milyar doları ancak telaffuz ediyorum, hayal edemiyorum. Nasıl birşey bu? 

Küreselleştiğini söylediğimiz sermayeci düzenin, insanın önüne koyduğu tek hedef, maddi varlığını genişletmek, büyütmek ve bunun dışındaki bütün düşünceleri dışarıda bırakmak… Bu, hayatın biricik amacı haline gelince, insanın yokedici özelliğini kontrol altına alacak önlemleri almak imkânsızlaşıyor.

"Doğayı bozacak, kaynakları tüketecek eylemlerden vazgeçelim" deniyor. Ama bu yapılamaz birşey bugün.

ARTAN TÜKETİMİN KIRBACI 

Atom santralları kurulsun mu, kurulmasın mı? Kurulacak. Başka çaresi yok. Çünkü, artan artması hedeflenen tüketime paralel olarak elektrik ihtiyacı artıyor. Eldeki hidrotik kaynaklar yetmiyor. Güneş enerjisi çevriminde de başarılı olamadı insanoğlu.

Soru şu: Karanlıkta oturmayı, bilgisayarsız, asansörsüz, sinemasız bir dünyayı kabullenenebilir misiniz? Ancak, o zaman bu atom santrallerini kurmasak da olur. 

Bir soru daha: Çocuğunuz beyin kanseri oldu. "Yedek Ayşe"den beyin nakline karşı mısınız? Değil misiniz?

Eskiden inanç vardı, tevekkül vardı."Hayır ve şer Allahtan" derdi insan. Bugünün insanı bunu kabul etmiyor. "Allah vardır, yoktur" tartışması bir yana… "Var" dediğimiz takdirde bile, sağlam bir inancımız yok. İnancı yaşamadığımız için de "karakter sağlamlığını" gösteremiyoruz. En ufak bir acı, en ufak bir rahatsızlık, bizi çığrından çıkarmaya yetiyor. Çok büyük acılara, muazzam metanetle dayanabilmiş insanlar gördüm, bindebirini bana uygulasanız, duramazdım yerimde. 

Bugün oturduğumuz apartmanlarda, ısı 20 derecenin altına düştüğü zaman, konu komşu, yöneticinin kapısına dayanır "donuyoruz" diye. Ben hatırlıyorum, çocukluğumda, Orta Anadolu’da karda kışta hiçbir zaman oda sıcaklığı 16 derecenin üstüne çıkmazdı. Kömür sobası kullanırdık. Tek bir odada oturulurdu. Gece yatma vakti geldiğinde,herkes odasına çekilirdi ve orada da ısı 5 dereceyi geçmezdi.Dokunmazdı insanlara soğuk. Bugün dokunur.

Moleküler biyolojinin, kaderimiz, kısmetimiz üstünde yarattığı tehlikeleri giderebilir miyiz? Ben bir çözüm yolu göremiyorum.Nasıl ki, atom santrallarından kurtulamayacaksak… Tıpkı, lüks lambasına, yağ fenerine dönemeyeceğimiz gibi…İnsanın negatif yanı giderek ağır basıyor. Direnme gücümüz kalmadı. 

AVRUPA ve RAHATLIK ÖZLEMİ

Bugün Türkiye’de "Avrupalılaşalım" özleminin kökünde, rahatlaşalım arayışı var, mücadele gücünü azaltmaya dönük bir eğilimden sözediyorum. 

Depremde allak bullak olduk. Adapazarı, bildiğim kadarıyla yüzde 72 oranında yıkıldı. Nasıl sarsıldık. Oysa, İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda, Japonya’nın dört büyük kenti yüzde yüz oranında yok olmuştu…Ve o insanlar bana mısın demediler ve mitolojik bir varlık gibi, hayatı yeniden yarattılar. Japon işçisi, üç yıl boyunca boğaz tokluğuna çalıştı.

Diyebilirsiniz ki, belki de insanda asıl fışkırma ve kendini yenileme yeteneği, büyük büyük bir yıkıntıdan sonra harekete geçebilir. Ama, neticede bu bir "hazırlık" meselesidir. Bugünün insanı için, artık "zorlukların üstesinden gelme"ye dönük bir "hazırlık" sözkonusu değil. Nasıl ki, ev ortamında beslenip büyütülmüş bir kurt, ormana bırakıldığındı yaşayamazsa… 

İnsanın "doğa" ile ilişkisi ile, "din"le ilişkisi aynı şeydir. Din ve doğa, biribiriyle içiçedir. Zaten dini doğadan koparmaya başladığınız vakit, dinde yobazlık başgösterir.Doğayı da "dinsiz" ele aldığınızda mekanikleşir. Doğasız din, kulaktan dolmadır. Ne yaptığınızı, niçin yaptığınızı, nereye yöneldiğinizi bilmezsiniz. Doğada, bir güçle karşıkarşıya kaldığınızda, siz o güçe güçle cevap veriyorsunuz. Din verir o gücü. Ona karşın doğayı ortadan kaldırdığınızda, dine gerek kalmıyor. Dini ortadan kaldırdığınızda ise, doğa ile mücadele gücünüz kayboluyor.

ÇOCUK VE İMALAT 

İnsan kimliğimizdeki donanım, ne yazık ki, bilimde ya da teknolojik gelişmelerin hızına paralellik göstermedi.Başka bir anlatımla, bir Frankeştayn ürettik, ama o Frankeştayn ile nasıl boğuşacağımıza ilişkin bilgilerimiz yok.

Biyolojideki gelişmeler o noktaya vardı ki, bugün çocuk yapmanın gereği yok artık. Bugün dev fabrikalarda pekala çocuk "imal" edilebilir artık. Bir merkezi yönetim var diyelim, diyor ki bu yönetim: Bizim şu kadar insan gücüne ihtiyacımız var. Para karşılığı kadınlardan yumurta, erkeklerden de sperm alınıp, suni bir ortamda döllenme sağlanarak, gerekli insan gücü yetiştirilir. 

Kadın ile erkeğin biraraya gelmesinin tek gerekçesi,çocuk yapmak değildir.İnsan olmamızın bütün çizgileri ve özellikleri, kadın erkek birlikteliğinde ortaya çıkar. Çünkü, toplum kavramınının temelinde "kadın-erkek" birlikteliği vardır.

İnsanın insanla birlikteliğinden "direnme gücü" doğar. Tek başımıza hiçbirşey değiliz. Hatta "insan" da değiliz. Erkek ve kadınız. Erkek ve kadının biraradalığıdır insanı insan yapan. 

Kadın ve erkeğin biraraya gelmesini gündemden düşürdüğünüz ölçüde, "direnme" noktasını da ortadan kaldırmış olursunuz.

Çocuk yapmak için kadın ile erkeğin biraraya gelmesine hacet kalmadığı bir süreçte, ne olabilir ki? İki cins ne için biraraya gelecekler o zaman.. Biraz sohbet etmek, biraz sevişmek için… Buna da iki üç saat yeter. 

Kadın erkek birlikteliği "ahlâk"ın da temelidir. Ahlâkın temelinde, sadakat ve dayanışma var. İnanma var. İnanmanın eksildiği yerde, kıskançlık, kuşku başgösterir.

Varlığımızın sebebi nedir? Sevdiğimiz insanı, korumak, kollamak, onunla beraber olmaktır. Bu, manevi bir dayanaktır. İnsanlar, yıllarca esir kamplarında, en zor, en korkunç şartlarda, "ben sevdiğim kadına tekrar kavuşacağım" duygusuyla yaşayarak ayakta tutabilmişler kendilerini. Eski anı defterlerinde bunun sayısız örneğini bulursunuz. 

İman, insanın sadece Allah’a duyduğu sonsuz-sınırsız bir inanç değil, aynı zamanda, insanın insana da duyduğu bir inançtır. Bir insana da iman derecesinde bağlanabiliriz. İşte, bugün bütün bunların "ön şartlarını" da ortadan kaldırıyoruz. Bu, insanın, giderek bir hamur haline gelmesi demek… Nasıl isteniyorsa öyle yoğrulabilecek bir hamur. Direnme ve karşı koyma gücünü de yıkacak bir süreç bu.

Düşünün ki,sevişme şartını bile ortadan kaldırıyorlar.Amerika’da şu sırada yeni bir hap geliştiriliyor.yakında piyasaya çıkacak. Oturuyor kişi internetin karşısına, orada sevişme ile ilgili birtakım söylemler var. Hapını da alıyor. Kendini birine sarılmış gibi yada tene temas etmiş gibi hissederek zevk duyuyor. 

Fuhuş bile bundan daha iyidir; çünkü hiç olmazsa orada, üç beş dakikalık bir birliktelik var.

BAŞKALDIRIYI YOK EDEN

Bu yeni süreç, bence, insanın başkaldırma kabiliyetini yok ediyor. İnsanı insan yapan en önemli özellik, "hür" olmasıdır. Başkaldırma ise, hür olma isteğinin yarattığı birşeydir… 

Dünyanın neresinde bir başkaldırı olabilir? Düşünemiyorum. İran’a bakıyorsunuz. Deniyor ki, "reformcular" kazandı. Ne demek reformcular? Bence onlar, tatlı hayatı, rahatı isteyenleri temsil ediyorlar.

"Daha fazla özgürlük istedikleri, sadece bir "lâf" ! İstediğim gibi yiyip içebileyim, sereserpe dolaşayım, televizyonum, çanak antenim olsun, daha çok tüketebileyim."
İran’da reformcular diye nitelenen kesimin arkasında, bu isteklerin getirdiği destek var 

Şah döneminde 1500 dolar kazanan kişinin maaşı 600 dolara düşmüş (diyelim). Bu ne demek? Tüketim hacminin de düşmesi demek. İran’dan kaçışların büyük bir bölümü de bu yüzden.

Kimse, gerçek anlamda bir "dava" uğruna mücadeleye girmiyor bugünün dünyasında… Dava uğruna mücadeleye girmek ya da buna davet etmek pek kimsenin aklına gelmiyor. 

Sonu mu geldi herşeyin peki? Bir başkaldırı gelmediği takdirde… Evet.

Başkaldırıların devrime dönüşmesi, bir felsefi öncüllüğün sayesinde olur. Bütün devrimlerin temelinde, felsefi düşünüşler vardır. Fransız devrimi de öyledir, Sovyet Devrimi de… 

Böyle bir devrim olabilir mi? Olabilirliği konusunda çok şüpheliyim. Ona karşın, bu çizgi, bu hızla ilerleyecekse de, kıyametin o kadar uzakta olmadığını düşünüyorum. Kıyamet derken de, antropolojik ve kültürel bir kıyameti kastediyorum.

Bilimsel gelişmeyi, kısmak ya da kesmek de değil mesele. Bilimi teknolojiden ayırmak ve teknolojiye "dur" diyecek bir "merci" bulmak gerek. 

NİRENGİ BİLİM AMA

Bilim, son derece insanî olan birşeydir ve ona ihtiyacımız vardır. Uzun vadede, teknolojik ihtiyaçlarımızı karşılayacak olan yine bilimdir…Ve uzun vadede, yine teknolojiye ihtiyacımız olacaktır. Çünkü görünen o ki, bugün dünyada yaşama alanı, giderek sona ermek üzere. İnsanoğlunun başka gezegenlere doğru hareket etmesi gerekecek.

Bütün mesele, teknolojideki öncelikleri belirleyecek, dahi ve ahlaklı insanlara olan gereksinimimizde. Örneğin, "bir evde beş kişi varsa, üçünün arabası olması gerekmez" ya da "ileriye dönük teknoloji üretme çabalarımızı Merih’in yerleşime açılması doğrultusunda geliştirmemiz lazım, yedek Ayşelere gerek yok, bağrımıza taş basar, kaybettiğimize üzülürüz." diyebilecek kadar topluma yön verebilmeli bu dahi kişiler… Ve bu tür kararlara da kendi isteği ile uyacak bir toplum düzeni yaratabilmeliyiz.

Böyle bir ortaklaşa hareket etme yaklaşımını, topla tüfekle,oluşturamazsınız. Bugün öyle bir noktaya vardık ki, "zorla" olmaz. "Zor" kullanılırsa da çok "kötü anlamlar" içerebilir. 

Bir gün, "iyi sıhhatte olsunlar" durduramadıkları güçleri, zorla durdurmayı akıldan geçirebilirler. Bunun yakın örnekleri de var: Örneğin, Amerika, tuttu Sudan’ı bombaladı. Bu mümkün.

Yarın bir gün, eğer insanoğlu, Merih’e ye de gezegenlere gitmeyi başaramazsa,dünyadaki nüfus fazlalılığını azaltmak için "atom bombası" ya da "başka tür yokedici" bombalar kullanıma girebilir. Hele hele Hindistan gibi, Çin gibi büyük nüfuslu toplumların bugün artık atom bombasına sahip olduğunu dikkate alırsanız… Onları "kendi kendilerini vurma" noktasına çekmenin de mümkün olabileceği ortada. 

DAYANIKSIZLAŞTIRMA

Bugünün en önemli önceliği, ailenin yeniden itibar kazanmasıdır. İnsanî bütün özelliklerimizi bu çerçevede ediniyoruz. Buna karşın, çağdaş güç merkezlerinin en büyük gayreti, aileyi ortadan kaldırmaya yönelik. Aileyi ortadan kaldırdığınız zaman, insanı ezmek çok kolaylaşıyor. Çünkü, onu "dayanıksız" kılıyorsunuz. 

Devlet, sizi alıp hastahaneye kaldırabilir. Ama devlet, aşkın bir güç. Sevgi, sıcaklık, yakınlık ya da teselli gibi insani beklentilere yanıt veremez devlet. Bütün bu insani beklentilere karşılık verecek en önemli dayanak, ailedir. Suni dölleme ya da sperm bankaları gibi formüller, uzun dönemli insani gereksinimlerimize yanıt veremez.

Genetik müdahalelerle, insan ömrünü nereye kadar uzatacaksınız? Bireylerin 120 yaşına kadar yaşayabilmesi bir bakıma, arkadan gelen genç kuşaklara da gereğinden fazla yük yaratmak demek. Kaldı ki, insan ömrünü uzatacağım derken,bir kez doğayı bozdunuz mu, "zincirleme" reaksiyonlar başlar.

Fransa’da 2050 yılında, bir çalışan, 10 emekliye bakmak durumunda olacak. Bu feci birşey. Birçok ülke için sorun benzeri boyutlarda. Bir tek çare var önlerinde, dışarıdan insan ithal etmek… Ama o zaman da "ırkçılık" eğilimleri yeniden patlak veriyor. 

Düşünün ki, bizi Avrupa’ya almakta nazlandıkları ortada. Ama, Türkiye’yi "Avrupa ordusuna" alacakları muhakkak. Yoksa, "savaşacak" adam bulamayacaklar. Yalnız, nüfus yapısından kaynaklanmıyor bu durum. Rahata alışan tüketim toplumlarında savaş meydanlarına sürülebilecek adam bulmak kolay değil. Ama, Siirt’ten, Kars’tan Şırnak’tan kaldırıp götürülen adam, Avrupa ordusu için savaşacak.

KARGAŞAYA DOĞRU 

Bu, olağan bir gelişme çizgisi değil; insanları büyük dengesizliklere ve kargaşaya sürükler. Gandi’nin bir sözü var: "Dünya bütün insanları besleyecek kadar gıdaya sahiptir. Ama, insanların ihtirasını besleyecek gıdadan yoksundur.  Bir taraf, sürekli sömürmek istedikçe, insanların büyük bölümü de yoksullaşacaktır. 

Bir Cevap Yazın