Doğu Medeniyetlerindeki Zihniyetler Kendi İçinde De Bütünlük Arz Etmiyor

Prof. Dr. Ş. Teoman Duralı – Röportaj / Intervıew İstanbul Üniversitesi Felsefe Tarihi Anabilim Dalı Başkanı.

“Doğu medeniyetlerindeki zihniyetler kendi içinde de Bütünlük arz etmiyor”

Geçtiğimiz ay derneğimize ziyarette bulunan İstanbul üniversitesi felsefe bölüm başkanı Sayın Teoman Duralı’yla doğu ve batı medeniyetleri ve aralarındaki temel farklılıklar üzerine konuştuk.

Hocam ayağınızın tozuyla Salzburg’tan felsefe konferansından geldiniz. Çok mutlu olduk; sizi burada tekrar görmekten.

Sağ olun. Aynı şey benim için söz konusu, yuvama dönmüş oldum.

Allah razı olsun. Hocam dilerseniz ben hemen sorulara başlamak istiyorum. Su ana kadar gelmiş ve şuan da bizatihi sonuçlarını yaşıyor olduğumuz doğu -batı felsefesi arasındaki temel düşünce farklılıkları nelerdir?

Bir kere felsefe başka, düşünce başka. Felsefe doğu-batı diye ayrılmıyor. Felsefe bir bütünlük oluşturuyor. Ama zihniyete gelince, düşünceden kastın zihniyet ise, zihniyetlerde tabi farklılık var. Doğu medeniyetlerindeki zihniyetler kendi içinde de bütünlük arz etmiyor aslında. 2003 ‘de burada ders verdiğim sırada, bilgi bilimi (congnitive scienee) üzerine çalışmak için Viyana’ya gelen bir japonla karşılaştım. Tanıştık, konuştuk vesaire. Dışarıdan bir şeyler aldım, yiyeceğim. Düşündüm, biri yer biri bakar kıyamet ondan kopar. O yüzden buna da bir şeyler aldım geldim. Önüne koydum dedim ki ‘bunu sana ve bana aldım. Hangisini tercih ediyorsun? Ya bunu al ya da şunu’. Adam felç olmuş gibi duruyor karşımda. Hiçbir şey söylemiyor. Anlamadığı belli. La havle ve la kuvvete, ya anlaşılmayacak bir şey yok ki burada. O kadar basit bir olay ki. ‘ya bakın’ dedim ‘burada iki içecek var. Ya bunu al, ya şunu. Yiyecekler de aynı şekilde” Gene anlamadı. Meğer ona ‘ya şunu ya bunu al’ dediğim vakit anlamamış. Niye anlamamış: çünkü Japoncada ‘ya/ya da’ yokmuş. Yani seçenekler arasında tercih yok. Bu bir. Arkasında çelişkinin olduğu durumları yokmuş gibi kabul ediyorlar. Atıyorlar onları. Çelişik bir ifadeyi kaile almıyorlar.

Bir kültürün içine girmek, onun derinine inmek lazım böyle şeyleri görmek için. Mesela birkaç ay önce Kore’deydim. Kore dediğin Amerika’nın bir tıpkıbasımı, hiç bir farkı yok. Fakat Koreli felsefeciler sürekli batıdan farklı olduklarını öne sürüyorlar, ‘efendim biz mistiğiz, biz derine bakarız, maneviyiz, şuyuz buyuz. Batı maddidir, şudur budur’. Çok üstünkörü olaylardır bunlar, son derece ezbere söylenen hadiselerdir. Çünkü Avrupa’da da, bizi bırak, maneviyat mistiklik vesaire son derece vurgulanan olaylardır. Büyük mistikler gelmiş gitmiş dünyanın bu coğrafyasında.

Bu batı mistiklerini tarihten silen nedir hocam?

‘Yeniçağ Dindışı Büyük Avrupa Medeniyeti’. O büyük
bir farklılıkla ortaya çıkıyor. Ama öncesinde ‘Ortaçağ Hıristiyan
Medeniyeti’nde tıpkı bizde olduğu gibi elbette çok güçlü bir mantık var. Yunandan alıp getirdikleri, Aristoteles’ten alıp getirdikleri, işledikleri. Bizden bilmiyorum aşağı kabul
edilebilir mi, ama hiç olmazsa çok yakın güçte bizim mantığımıza. E o civarda (Japonya’da) hiç mantık olmamış. Russel 1908–1909 da Çin’e gitmiş. Kendisi Çin’de ilk defa mantık
okutan kimsedir. Çin’de daha önce özel bir kurum olarak, işlenen, kurumlaşmış bir gelenek olarak mantık yoktu. O çok önemli bir husus. Sonuçta soruna geri dönecek olursam, zihniyetler arasında farklılıklar büyük. Hatta yakın gördüğümüz zihniyetler arasında
bile büyük farklar var. Batı medeniyetleri camiası içinde yer alan medeniyetlerin arasında da farklılıklar var. Ama buradaki gibi değil. Farkın olup olmamasının yahut az ya da çok olmasının en önemli göstergesi de ifadelerin tercüme edilebilir olup olmamasıdır. Edilebiliyorsa demek ki fark o kadar büyük değildir. İslam’da geçen kavramları Avrupa düşüncesine, hrıstiyan düşüncesine diyelim, tercüme edebiliyorsun ve tersi de. Arada farklar var mı, var. Önemli mi, önemli. Mesela İsa olayını İslam’a tercüme edemiyoruz. Ama bunun dışında genel olarak hrıstiyanların Tanrı’dan ne anladıklarını mesela ben talebelerime aktarabiliyorum. Buna karşılık 30 küsur yıldır dersini verdiğim Çin, Hint Tanrı anlayışlarını, dinlerini aktaramıyorum. Üstünkörü geçiyorum, veremiyorum. Çünkü bir kere bizim anladığımız anlamda bir Tanrı anlayışı yok. Tanrı nedir bizde?
Üstün ve öte bir güç. Aristotales’in kurmuş olduğu çelişkiyi darmaduman ediyor. Neden darmaduman ediyor. Çünkü hem heryerde, her zaman hazır ve nazır, hem de her birimizin, her bir kulunun içini görüyor. Bu baştan ayağa çelişik bir ifadedir. O halde Tanrı, Allah bütün çelişmelerin ötesinde ve üstünde bir varlıktır. Buna benzer şekilde ‘Rahman’, ‘Rahim’, ‘Gaftır’ olmasını da hurdan o tarafa (Hint-Çin medeniyetlerine) tercüme edemiyoruz.

Hocam peki doğu, batı derken kastettiğimiz şey nedir? Düşünceyi mi kastediyoruz yoksa o kadim…

Kitaptan bir bölüm Sayfa:185

İnsan soyunun yaşabilmesi bakımından Din duyuşu kadar, Doğa ile Hayata saygı ile sevgi duymanın önemi vardır. Din ile Doğa, Hayatın anne atasıdır, ebeveynidir. İkisinin birlikteliğinden Hayat doğar. İkisinden biri yitti mi, ötekisinin yaşama imkânı ortadan kalkar. Sonuçta Hayat da, yerini ölüme bırakır. Biri sözlü- yazılı, öbürüyse, sözsüz – yazısız olmak üzere, ikisi de Allah’ım Tebliğidir. Yetişen insan, ömrü süresince tohum ekip ona icap eden ihtimamı göstermemişse; tohumdan filizin, ondan fidanın bitişini, fidandan da yıllar yılı ulu çınarın serpilişini sabır ve sadakatle izlememişse; tayın yahut enciğin doğumuna duygudaşça tanık olmamışsa; ektiklerinin, alın teriyle sulanmış helâl hasadını derlememişse; ‘Gönlünde hep yeniden, artan hayret ve hayranlıkla üstündeki yıldızlı gökkubbe ile içindeki ahlâk yasasını temaşa etmemişse, Allahın sözlü yazılı Tebliğiyle tanış olsa ne yazar, olmasa ne yazar. Zâti kudretininin alemdeki ifâdesi demek olan Yaratış mucizesini Allahın bizlere tebarüz ettirdiği ‘sahne’ doğadır. Ondan uzaklaşmak, onu dışlayıp kötürümleştirmek, şu durumda, küfürdür. İmdi, Din, Doğada yaşayan insana ahlâk kılavuzudur; demek ki, Doğanın anlam içeriğidir. Doğaysa, Dinin tatbîk sahasıdır. Doğadan kopuk Din, Emeğin omuzları üstünde yükselen fazîletten, direnmeden, dayanışmadan, cesaretten, şiiriyet ile musikîden yoksun kuru katı bir hurafe yığınından ibaret kalır. Dinsiz doğa ise, anlamsız ve vahşîdir. Her iki durumda, işte, “insan, insanın kurdu” kesilir. Birinde İnkisisyon; öbüründeyse, Temerküz Tesîsleri neşvünema bulur. Hayatın menbaı olan Din ile Doğadan insanlığı yoksun kılmış olan Zâlim, Sermâyecileşmiş fenın mahsûlü Tekelci tüketim sanayidir.

ÇAĞDAŞ KÜRESEL MEDENİYET Anlamı/Gelişimi/Konumu Çağdaş Küreselleştirilen İngiliz- Yahudi Medeniyeti Dergâh yayınları


Bende çok açıktır o. Benim için doğu medeniyetleri camiasını teşkil eden üç medeniyet var: Çin, Hint, İslam öncesi İran. Batı medeniyetleri de işte Sümer’den doğup gelişmiş olan İlkçağ, Eskiçağ ve Ortaçağ… Bunların arasında çok büyük farklar var tabi. Her şeyden önce Yeniçağ Batı Avrupa düşüncesi, felsefesi ortaçağ Hıristiyan felsefesine tepki olarak doğmuştur. Ondan çıkmıyor, ondan neşet etmiyor. O bizde hep büyük bir hatadır. Bugünkü Avrupa ortaçağın bir devamı gibi görülür. Asla! Bir isyan hareketidir. Ve onu dağıtmıştır bitirmiştir ve yerine kendisi kurulmuştur. Bunun başlangıcı: 1600’lerin
başlarına gidiyor. II Ondan sonra daha geç bir çağda 18. YY sonlarında 1790 – 91 gibi yeniçağ İngiliz – Yahudi medeniyeti ortaya çıkıyor, çıkarılıyor.

El-an Çağdaş İngiliz Yahudi medeniyeti diye isimlendirildiğimiz çağda yaşıyoruz. Peki gelecekte bu medeniyete alternatif bir medeniyet oluşma ihtimali ne kadardır?

Yüzde veremem, mümkün değil. Ama ümidimiz o medeniyete seçenek oluşturulması işinin İslamiyet’e düşmesidir. Yani İslam dininden, Müslümanlıktan yeni bir medeniyetin oluşması. O medeniyet de haliyle şuanda artık bulunmayan, ortadan kalkmış olan İslam Medeniyetinden esinlenecektir.

Yeni bir formla gelecek yani. Bunun belirtilerini görebiliyor musunuz peki?

Hayır göremiyorum. Bahsettiğim sadece ümit.

Neden görmüyorsunuz? Bunun belirmesi, uç vermesi için nelere ihtiyaç var?

İslam Medeniyeti her şeyden önce belirli bir İslam düzenine dayalıdır. İslam’daki düzen öncelikle, bugünkü deyim ile, iktisadi bir hadisedir. Emek ile alın teri ile kazanılmamış olanın helal sayılmamasıdır. Bugün çok moda olan Fransızca kelime ile söylersek ‘rant’ın yasak olması, insanın insanı sömürmemesi İslam’ın başta gelen hususudur. Bu bakımdan İslamî düzeni kurmadığın takdirde medeniyete geçme ihtimali de ortaya çıkmıyor.

Medeniyet bir sistem üzerine kuruluyor yani. Peki, zihinsel çabalar?

Medeniyet toplum sistemi üzerine kurulur. Zihinsel çabalar sistem ile birlikte geliyor. Zaten düzeni kurarken iman üzere gidiyorsun, düzeni başka türlü kuramazsın ki. İslam’da bu düzen devlet gücü, devlet zoru ile yapılmıyor. Kişilerin kendileri kendi istekleri ile bunu yerine getiriyorlar. O seviyeye ulaşmanın yolu ise eğitimden, terbiyeden geçiyor. Onu işte sürekli vurguluyorum. Mevlana’nın Kuran’da terbiyeden kastettiği de bu: ‘Bir baştan bir başa okudum, edepten gayrı bir şey bulamadım*. Zaten edepten gayrı da bir şey yoktur hayatta. O yüzden tekrar söylüyorum, bir düzen işidir İslam. Toplum- iktisat- siyaset düzeninden süzülerek ortaya çıkan bir medeniyet biçimidir. Bu medeniyeti kurmak Müslümanların sadece

Müslümanca görevi değil, insanlığa karşı ödevidir de aynı zamanda.

Hocam çok teşekkür ediyoruz. Bize onur verdiniz.

Başarılar diliyorum. Allah muvaffak etsin.

TEOMAN DURALI’NIN YAYINLANMIŞ DİĞER ESERLERİ

Canlılar Sorununa Giriş
Biyoloji Felsefesi
Aristoteles’te Bilim ve Canlılar Sorunu
Yeniçağ Dindışı Avrupa Medeniyetinden Çağdaş İngiliz – Yahudi Cihanşümul Medeniyetine
A New System of Philosophyscience from the Biological Stand point, Peter Lang
Felsefe Bilim’e giriş
Gılgamış Destanı

ÇAĞDAŞ KÜRESEL MEDENİYET
Anlamı/Gelişimi/Konumu
Çağdaş Küreselleştirilen İngiliz- Yahudi Medeniyeti

Dergâh yayınları

Prof. Dr. Ş. Teoman Duralı – Röportaj
Intervıew İstanbul Üniversitesi Felsefe Tarihi Anabilim Dalı Başkanı.

Kaynak: http://mil-can.blogspot.com.tr/2008/04/prof-dr-teoman-dural-rportaj.html

Bir Cevap Yazın