Çağdaşlıktan Kasıt İngiliz-Yahudi Medeniyeti’dir (19 Aralık 2012)

Ükemizde bir felsefe geleneğinin olmadığından bahsedilir ve bunun suçu da Osmanlı’ya yüklenir. Bu görüşler doğru mudur?

Türk tarihinin hangi döneminde Türk tanımı verebileceğimiz bir felsefe kurumlaşmasının ortaya çıktığını sormak lâzım. Osmanlı’da yoktu da Selçuklu’da mı vardı? Karahanlı’da mı vardı? Harezmiler’de mi vardı? Türk tarihinin tuhaf bir yönü, ilgi çekici bir tarafı, tek tek kişilerin temayüz etmemiş olmasıdır. Devlet adamları ve askerler dışında bizde kendisini gösterebilmiş kişiler çok azdır. Bu kişiler de İslâm medeniyetinin çorbasında pişmişlerdir. Mevlânâ gibi, İbn-i Sîna gibi, Mâturîdî gibi, Yesevî gibi kimseler çoğunlukla Arapça veya Farsça yazmışlar ve düşünceleri de Türk diyebileceğimiz bir farklılık ve özgünlük göstermemiştir. Bu, Türk tarihinin bir tuhaflığı mı tam bilemiyorum, genelde İslâm’a giren milletler İslâm medeniyetinin içerisinde erimiş demiyeyim de onunla hemhal olmuşlar, bütünleşmişlerdir.

Fars kültürü için de bunu söyleyebilir misiniz?

Haklısınız. Fars kültürü dediğimiz ama İslâm’ın içerisinde de temayüz etmiş bir olay var. Farslar; geleneksel deyişimizle söylersek Acemler, çok farklı bir boyutta tarihin en önemli edebiyat geleneğini yaratmışlar. Ve Farsça, Türkçe’den farklı olarak İslâm medeniyeti içerisinde dil varlığını öne çıkarabilmiştir. Türkçe geri plana çekilmiştir. Tabii ki Farsça’nın gücü, Türkçe’nin güçsüzlüğü sözkonusu değil burada, bence Türk’ün zihniyetine bakmak gerekiyor. Biz kendi isteğimizle İslâm’a girmişiz. Yine ‘çağdaş’ dediklerimizin iddia ettikleri gibi kılıç zoruyla değil. Talas Muharebesi çok ilgi çekici bir hadisedir ve Türkler kendilerini kovalayan tarihi düşmanı Çinliler’den kaçarken -kaçıyorlardı, açıkçası bu- İslâm ordusuyla karşılaşıyorlar Talas Vadisi’nde. Savaşmıyorlar, İslâm ordusuna iltihak ediyorlar. İslâm ordusunun da merkezini Araplar teşkil ediyordı. Onlarla birlikte Çinliler’e karşı savaşıyorlar. Bazı tevatüre göre günde bin-ikibin Türk, Müslümanlığa geçmiş. Arap komutanı o kadar hayret ediyor ki ellerini kaldırarak “Türkî iman” diye haykırıyor. Daha sonra bu Farsça’ya “Türkoman” diye geçmiş. Ordan da bizim dilimize Türkmen diye geçiyor. Türkler İslâm’a canhıraş bir biçimde iltihak ediyorlar, intisab ediyorlar. Ve ölesiye seviyorlar, ölesiye bağlanıyorlar İslâm’a. Meydana getirdikleri eserlere kendi özgün damgalarını vurma gereği bile duymuyorlar. Türk düşüncesi diye bir düşüncenin çıkmamış olmasını ona bağlıyoruz. Türk var. İslâm düşünce tarihinde Türk soyundan gelen filozoflar var. Fârâbî meselâ. Ama İslâm hamurunda yoğruluyorlar; “ben ayrıyım-gayrıyım, şuyum, buyum” demek ihtiyacı duymuyorlar. Türkler burada bir istisna değil. Esasında İslâm’a katılmış topluluklarda derece farkı olmakla birlikte böyle bir tavır görüyoruz.

İslâmiyet’e giren topluluklar, kendi milli kimliklerini aşıp, İslâm potası içinde eriyor diyebilir miyiz?

Elbette. Kavim anlayışı, boy görüşü İslâm’da eriyip gidiyor. Biz seksen yıldır dünyaya Avrupa’nın dürbünleriyle baktığımız için sürekli bunun acısını çekiyoruz, bunun kompleksini yaşıyoruz. Ve kendi kendimize birşeyler uyduruyoruz. Folklorik birtakım kahramanları alıyoruz filozof ilân ediyoruz, bilim adamı ilàn ediyoruz. Bizim kendimize has bir düşünce geleneğimiz var, ama bu bir bütün olarak İslâm dünyasıdır. Daha düne kadar bundan ayrılmak, bundan farklı bir şey söyleme ihtiyacı duyulmamış. Bir ortak dil var ortada. Arapça’da insanlar bildirişiyorlar. Adam Endülüs’ten kalkıyor; belki Berberîce’dirdir, Moritanya dilidir, yahut Malice’dir, neyse. Ama adam bütün felsefî meramını Arapça ifade ediyor. İbn-i Arabî kalkıyor geliyor, Şam’da meramını ifade ediyor, Konya’ya geliyor, hacca gidiyor. Korkunç bir coğrafî genişlikte, bir lisanla her şeyi dile getirebiliyorsunuz. Bu şartlarda kalkıp ayrı olmak ihtiyacını kimse hissetmiyor. Gazâlî İslâm felsefesinin anıtı, en büyük adamı. O da Arapça yazıyor. Aslen Fars’tır. Suhreverdî aynı şekilde Fars’tır. Ama İran edebiyatının kendisi bir yoldan Farsça devam ediyor, tek farkı bu. İran felsefesi de yok ona bakarsanız, Arap felsefesi de yok. Ne olacak şimdi? Bilmiyorum onlar da bizimkiler gibi aynı komplekse kapılırlar mı. Yani arkamızda çok yüklü müthiş bir felsefe geleneği var, bilim geleneği var. İslam felsefesidir bu, İslam geleneğidir. Zaten Türk diye bir iddiamız olmadı ki hiç. 75-76 yıllık bir hastalık, bir maraz olarak ortaya çıktı bu. O sebeple felsefe geçmişimiz, felsefe geleneğimiz yahut daha geniş tutarsak düşünce arkaplanımız yoktur demek tek kelimeyle gülünçtür.

Cumhuriyet, bir “Türk aydınlanması” olarak kabul ediliyor.

Doğrusu, Cumhuriyet’in bir “Türk Aydınlanması” olduğu fikrine katılmıyorum.

Felsefî düşünceye Cumhuriyet’in bir katkısı olmuş mudur?

Hiçbir katkısı olmamıştır. Felsefeyi bir yana bırakalım, Cumhuriyet döneminin Türk varlığına katmış olduğu hiçbir değer görmüyorum. Bazıları barajlardan, yollardan, demiryollarından şundan bundan bahsederler, bunlar da bana gülünç, lâf-u güzaf olarak gözükür çünkü bütün bu yapılıp edilenler, zaten küresel sermayeciliğin zorunlu tuttuğu şeylerdir. Bu yolları Afganistan’a da inşa ettiler. Malezya’da daha iyileri var. Çok yakından tanıdığım bildiğim bir ülke. Endonezya’da var, Gabon’da var. Arjantin’de, Brezilya’da, Peru’da nereye giderseniz bunlar var. Sizin kendi dehanızın ürünü değil ki bu. Parasını da o getiriyor, bilirkişisini de o getiriyor, “Know-How”ı ondan, her şeyini o getiriyor.

‘Yeniçağ Avrupa Medeniyetinden Çağdaş İngiliz Yahudi Medeniyetine’ başlığı ile bir kitabınız yayınlanmıştı. Çağdaş medeniyet deren medeniyeti bir ‘İngiliz-Yahudi Medeniyeti’ olarak mı anlamalıyız?

Öncelikle, “Çağdaşlık”la İngiliz-Yahudi Medeniyeti’nin kastedildiğini söylemeliyim. Yine büyük bir kavram karışıklığına bizi götüren sözlerin başında, içine girmek istediğimiz taptığımız secdeye vardığımız medeniyetle ilgili başlık veya ad gelmektedir. Buna Avrupa Medeniyeti diyoruz, Batı Medeniyeti diyoruz, Çağdaş Medeniyet diyoruz… Bugünlerde yeni bir kavram daha üretildi; Küresel yahut global medeniyet. Nedir bu? Nerede doğdu, nerede büyüdü ve nasıl gelişti? Çok kısa olarak buna baktığımızda Ortaçağ -Hristiyan Medeniyeti’ne tepki olarak doğup gelişmiş bulunan Yeniçağ Dindışı Batı Avrupa Medeniyeti’ni görüyoruz. Çok uzun bir başlık oldu ama böyle. Batı Avrupa, Fransa, Felemenk, İngiltere mihverinde gelişmiş olan bir medeniyettir bu Yeniçağ Dindışı Batı Avrupa Medeniyeti. Buna katılan ve omuz veren başka kültürler de var. İtalyan kültürü var, Alman kültürü var, zamanla İskandinavya’dan İsveç katılmıştır. Bu medeniyetin en bariz vasfı, tarihte ilk defa dine dayanmadığını iddia etmesidir. Bütün medeniyetler, bütün kültürler din kaynakladır. En eski kültürlerden başlayalım; bütün gelişmiş, medeniyetleşmiş kültürlere varıncaya kadar hepsi din kaynaklıdır. İlk defa “ben ilhamımı dinden almıyorum, dinden hareket etmiyorum” diyen ve esasında dînî bir terim olan aklı din dışına çıkararak onu temele alan bu Yeniçağ Dindışı Avrupa Medeniyeti olmuştur. Batı Avrupa Medeniyeti dine karşı aklın ürünü olduğunu iddia ettiği bir sistemi çıkarmıştır ki bu sisteme felsefe diyoruz. Felsefe hattı zatında dine karşı olmamasına, aksine dinle çok yakın bir irtibatı olmasına rağmen Yeniçağ’da aşağı yukarı 1500’lerin ortalarından itibaren dine karşı bir sav olarak geliştirilmiştir.

Felsefe neden dine karşı bir disiplin olarak benimsenmiş olabilir?

Her şeyden önce felsefenin dinden beslendiğini kabul etmeliyiz. Çünkü aklın bir ucu Allah’a uzanır, öbür ucu insandadır. Allah’a uzanan ucu kesmek ve aklı aslında bir transformatörken bir dinamo haline sokmak, tamamen Yeniçağ Dindışı Medeniyeti’nin işidir, tabloyu çok kabaca çizersek. Bu medeniyetin geliştirdiği felsefenin bağrında doğa bilimleri gelişmiştir. Eskiçağ’ın doğa biliminden, Aristotelesçi organik doğa biliminden tamamiyle farklı, mekanik bir doğa bilimi çıkmıştır. Bu mekanik doğa biliminin sadece doğanın cansızlar kesiminde geçerliliğini kabul etmeyip hayatın ve dünyanın bütün kesimlerine yaymak suretiyle Yeniçağ Dindışı Batı Avrupa Medeniyeti, mekanizmi esas almıştır. Hayatın mekanik olduğunu iddia etmiştir. Ve buradan, bir dünya tasavvuru çıkmıştır karşımıza. Bu dünya tasavvurunun adı “maddecilik mekanisizm”dir. Bu mekanisizm, maddecilik mekanisizminin uzantısı, türevi de pozitivizmdir. Yeniçağ Dindışı Batı Avrupa Medeniyeti’nin en seçkin kültürlerinden birisi İngiliz kültürüdür. Çünkü Ortaçağ boyunca Avrupa’da iki merkeziyetçi güçlü devlet var. Birisi Fransa, öbürü İngiltere. Ve Ortaçağ Hristiyan Avrupa Medeniyeti’nden Yeniçağ Medeniyeti’ne geçtiğimizde iki kültür kendisini çok belirgin biçimde kendini gösteriyor. Bunlardan biri Fransız, öbürü de İngiliz kültürüdür. Yeniçağ Medeniyeti önemli ölçüde Fransız kültürüne dayanırken şimdi İngiliz kültürü öne geçmeye başlıyor. Çünkü İngiliz kültürü Ortaçağ boyunca Avrupa’da geliştiğini gördüğümüz ticaret geleneğini “mal-para” takasından çıkarıp “para-para” takasına dönüştürmeye muvaffak oluyor. Para, sun’î bir birimdir. Tabii hiçbir yönü yok. Onu hayatın merkezine çekerek bütün işlemleri bunun etrafında döndürmek suretiyle İngiliz kültürü yepyeni bir tablo çıkarmaya başlıyor karşımıza.

Para merkezli bir tablo diyebilir miyiz ?

Aynen söylediğiniz gibi, para merkezli bir tablo. Bu parayı karşılayan, bu paranın mütekabili olan malların edinilmesi, malların işlenmesi ve mâmûl olarak tekrar paraya tahvili bir devr-i dâim haline geliyor. Ucuza edinilmesi için İngilizler atak yapıyorlar. Ve kendilerinin dışında birtakım ülkeleri ele geçiriyorlar. Toprak genişlemesi, devlet büyümesi maksadıyla değil. Bütün eski devletlerde gördüğümüz buydu. “Toprağımı genişleteceğim, devletimi büyüteceğim. Devletime kattığım bütün topraklar devletin vatanıdır”. Bunun da en son ve bariz örneğini Osmanlı’da görüyoruz. Osmanlı’nın tüm parçaları vatanın parçasıdır. Ama burada öyle değil. Ele geçirilen topraklar ve onun üstünde yaşayan insanlar aşağılık yaratıklardır. “Benim yaşadığım yer, benim yaşamam merkezdir, ben üstünüm”. Bu anlayış, İngilizler’in neşet ettiği Germen anlayışının bir devamıdır. Aşiretçilik devam ediyor, kan bağı devam ediyor, benim kandaşım önemlidir. Latin dünyasında, Roma’da İmparatorluk devleti, “ülkü devleti”dir. Bunun bânisi Fransa’dır. Fransız vatanında doğan herkes Fransız’dır. İster siyah, ister beyaz olsun, ne olursa olsun… Fransızca konuşuyorsa, Fransız kültürünün parçasıdır, Fransız’dır. Böyle değil Germen dünyasında. Orası soy esaslıdır. İsrail’in anlayışına benziyor.

İngiliz Medeniyeti’ni çok güzel izah ettiniz. Yahudilik bu medeniyete nasıl dahil oldu ?

Yahudi, Avrupa’da kovalanan, itilip kakılan bir unsur. Çünkü Avrupa Roma’nın çöküşünden itibaren Germenler’in boyunduruğuna giriyor. Tüm Avrupa ülkelerinin yönetici kesimi, asilzadeler, soylular Germen kökenlidir. Bakın bütün hanedanlar Germen kökenlidir. Ve onların indinde Yahudi iki türlü kötüdür. Dînî anlamda Hz. İsa’yı ele verdiler, gammazladılar diye kötüdür (öyle mi, değil mi bilmiyoruz ama öyle hikaye ediliyor), iki kendi soylarından olmadığından, Yahudi’yi pis işlere koşmuşlar kendilerince. Bu ticarettir. Savaşçı için çok aşağılayıcı bir şeydir. Yahudi ticaret yoluyla zenginleştikçe kovalamışlar. Ne zaman ki belli bir boyutun üstüne çıkmış o zaman da pogromlar (kargaşa) olmuş kovalamışlar, kesmişler falan filân. Yahudi’nin kaçtığı iki yer var. Birisi Felemenk, öbürü İngiltere. Özellikle 1492’den itibaren İspanya’dan kovulan Yahudiler Felemenk üzerinden İngiltereye gidiyorlar ve beraberlerinde taşıyabildikleri kadar parayı götürüyorlar ama daha önemlisi para kazanma yöntemini götürüyorlar. İngiliz’in girişimciliğini para ile desteklemişlerdir. Ve bir çeşit yaşam ortaklığı ortaya çıkıyor. Yahudi ile İngiliz’in birbirlerini sevmeleri sözkonusu değil. Ama bir yaşam ortaklığı, çıkar üzerine kurulu bir birliktelik ortaya çıkıyor. Mukavele birlikteliği. Dayanışma değil, uzlaşma yöntemiyle çıkıyor ve bu birlikteliğin ürünü olarak para iktisadı ve onun idelolojisi olan sermayecilik-kapitalizm karşımıza çıkıyor. Sermayeciliğin ilk laboratuvarı Amerika oluyor. Hür sermayeciliğin ürünü olarak tesis olunuyor Amerika, 1750’lerden itibaren.

Çağdaş İngiliz-Yahudi Medeniyeti’nin anladığımız kadarıyla bir dünya tasavvuru var. Bir ideolojisi var mı?

Var. İdeoloji kapalı devre çalışan bir felsefe sistemidir. Felsefe sistemleri ilkece açıktır. Son doğru yoktur felsefe sistemlerinde. Bir doğruya erişirsiniz, o doğru yarın öbür gün eleştiri yoluyla başka bir doğruyu doğurur. Belli bir doğruyu “bu son hakikattir” diye kabul ederseniz ve “bunun dışında hiçbir hakikat yoktur artık” derseniz, o bir dogmadır. Dogmalardan örülmüş sistemlere öğreti diyoruz. Öğretilerin gündelik hayata, siyasete, iktisada uygulanışlarıyla da ideolojileri elde ediyoruz. Fikirlerden örülmüş bir şebeke demektir ideoloji. “İde”den geliyor. Fikir de zaten felsefenin ana konusu, nirengi noktasıdır. Yeniçağ dini dışarı atınca, onun yerine ideolojiyi ikâme etmiştir. İkâme olan ilk ideoloji hür sermayeciliktir. Bütün müteakip ideolojiler ya onun yavrularıdır ya da buna tepki olarak doğmuş ideolojilerdir. Yavruları arasında komünizmi sayabiliriz, tepki olarak doğanlar ise faşizm ve millî nasyonalizmdir.

Liberalizm, zaten kendisi.

Evet. Söylediğiniz gibi, kendisi o zaten. Çünkü sermayecilikte siz belli bir yaşama tavrına mecbur değilsiniz. Şurada bir dere akıyor diyelim. Siz derenin sol tarafında bir ev kuruyorsunuz, ben sağ tarafında bir ev kuruyorum. Ve bizim kendi toprağımızdan çıkmamız için bir köprüye ihtiyacımız var, derenin üstünde. Ben size, “Yalçın Bey bu köprüyü ben tek başıma inşa edemiyeceğim, bana el verir misiniz? Bakın sizin de işinize yarar. Birlikte biz şu köprüyü inşa ederek pazara varabiliriz, şehre çıkabiliriz” diyorum. “Peki” diyorsunuz siz de. Oturuyoruz, köprüyü nasıl yapacağımızı tasarlıyoruz. Sonunda da bir anlaşmaya varıyoruz ve köprüyü inşa ediyoruz. Bizim anlaşmamız köprünün inşaatına kadar, sonra ayrılıyoruz. Çıkarlarımız gerektiriyorsa beraberliğimiz devam edebilir.

Yeni şeyler yapabiliriz.

Yapabiliriz. Bütün işlerimiz mukaveleye bağlı. Hürlük buradan ileri geliyor. Yani ben sizinle dayanışma zorunda değilim. Nereden kaynaklanarak zorunda değilim? Bir ülküden, bir inançtan, bir imandan hareketle zorunlu değilim. Menfaatim gerektiriyorsa, sizin de menfaatiniz gerektiriyorsa menfaatlerimizin izdivacını sağlayabiliriz ve menfaatlerimiz gerektirdiği sürece o izdivacı da sürdürebiliriz. Menfaatlerimiz bitti an siz Çin’e ben Maçin’e. Artık bizi birbirimize bağlı tutacak başka bir şey yok. Bu anlamda hürüz. Menfaatlerimiz gerektiriyorsa başkalarının hürriyetini de baskı altına alabiliriz.

Güçlü olan yaşar. “Doğal selection”dan, bir anlamda “Ticarî selection”a.

Tam olarak öyle. Yani, en uygun düşenin, en güçlü olanın ayakta kalması ilkesi. Tabii en güçlü demiyor, ortamına en uygun olanı diyor. Bunu en güçlüye tahvil edeni ise Herbert Spencer’dır. En güçlü olan hayatta kalır. Dünya bir çatışmalar, sürtüşmeler dünyasıdır. Menfaatlerin gerektirmesi sonucunda oluşturulan devlet bu çatışmayı düzenler, koordine eder. Thomas Hobbes’un düşüncesi de budur. Eğer bu devleti kurmazsan, insan insanın kurdudur. Yani fıtraten biz uyuşmayız. Fıtraten biz birbirimizin gözünü oyarız. Bizi birleştiren şey, çıkarlarımınız yakınlığı, çatıştıran da çıkarlarımızın çatışmasıdır. Sermayeciliğin arkasında yatan felsefî ana görüş kısaca bu. Bunu tabi geliştirmek mümkün.

Konuşan: Yalçın Çetinkaya

Kaynak: http://www.yenisafak.com/arsiv/1999/aralik/12/gundem/gund5.html

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.