Yalnızca Avrasya anakarasıyla ilgili olarak tarih felsefesinin çağ sınıflamasında Sümerlilerin yazıyı Dördüncü binde icâdından Milâda kadarki geniş zaman dilimini kapsayan İlkçağda öbürlerinden açıkca ayrılan bir medeniyetin ortaya çıktığını görüyoruz. Avrasya İlkçağının bellibaşlı medeniyetleri hangileridir. Doğudan batıya Çin, Hint, İslâmöncesi İran, —Sümer, Akat, Babil, Asur kültürlerini kapsayan— Mesopotamya, —Hatti, Hitit, Urartu, Lidya, Frigya kültürlerinden oluşan— Anadolu, —İbran, Fenike gibi kültürleri kuşatan— Doğu Akdeniz ile Mısır medeniyetlerini sıralayabiliriz. Bu saydıklarımızdan Çin, Hint ile İslâmöncesi İran arasında tesbît olunan belli birtakım ortak paydalar itibâriyle onları Doğu medeniyetleri câmiasına yerleştiriyoruz. Ortak paydaların başında Yangze ırmağının denize döküldüğü yörede Beşinci binde başlanan pirinc ekimi gelmektedir. Buna karşılık, Mesopotamya, Anadolu, Doğu Akdeniz ile Mısır medeniyetlerinin temel besin maddesi, Lut gölü yakınlarındaki Ceriko ile İranın güneyinde Zağros dağları ile Basra körfezi kıyısı arasında kalan Elam ülkesinde Sekizinci binde yetiştirilen buğdaydır. Temel besin maddeleri bir yana, aslında, Doğu ile Batı medeniyetleri câmialarının anaörnekleri, paradigmaları arasında İkibinli yıllara değin kayda değer fark ortaya çıkmamıştır. 2500lerde ömür sürdüğü tahmin edilen Hz İbrahim’e, özellikle de 1300lerde yaşamış Hz Musa’ya nâzil olduğuna inanılan ilahî tebliğle yepyeni bir durum, deyim yerindeyse, su ayrırım çizgisi zuhûr etmiştir. Beliren tektanrılı-vahiy dini, Birinci binin başlarından itibâren İndus ırmağının batısından Atlas okyanusuna dek Batı Asyada, Anadoluda, Kuzey Afrika ile Avrupada sahneye çıkan ve çıkacak medeniyetleri doğrudan doğruya yahut tedricen dolaylı etkileyip biçimlemiştir. En göze çarpan iki değişiklikten biri, kadîm dairevî zaman anlayışının yerini düz çizgi zaman görüşünün almasıdır. Ötekisi de örfün yerini ahlâka bırakmasıdır. Boğuk, müphem bir âlemgörüşü (cosmogonie – cosmologie) bırakılıp yaradan ile yaratılanın keskin ayırımına dayalı açık seçik bakış açısı edinilmiştir. Her sürecin başı ve sonucu var. Olan olmuştur. Özellikle canlı denilen varolanlar dünyasında olandan dönüş yoktur. Demekki olan bir daha olmayacak. Genel kurala insan da tâbîdir. Dünya gelişinden öldüğü âna değin sürdüğü ömürdür. Süreli varoluşu, insana sınırlığının derecesini göstermektedir. Dünya hayatında bir defalık her yaşantısını bu yüzden çok dakik biçimde düşünüp taşınması zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Niyetleri başta olmak üzre, her davranışı ile yapıp edişinin hesabını zaman – mekân boyutlarının söz konusu olmayacağı âhırette vereceği inancı, birtakım kurallar ile ilkeleri —meselâ Ahdiatîkte zikrolunan on buyruk— evrensel geçerli kılmıştır. Bunları kişi, duygu âleminde bile çiğneyemez. Çünkü bunlar, hem içte hem de dışta bağlayıcıdır —Allahın insana şahdamarından yakın oluşu durumu. Kuralları bilip bunların bütün girintileri ile çıkıntılarına uydurulmuş bir ömür sürme karara bağlıdır. Karar veren varolan hürdür. Karar vermekten kurtulamamak, hür olmağa hüküm giymektir —Âdem’in cennetten kovulması. Karar vermek zorunluluğunun ne demek olduğunu ve verdiği kararın kendisini nereye götüreceğini katlanarak düşünebilen özbilinç sâhibi bir varolandır. Böyle bir varolanın yaşaması, ‘dramatik’tir. Özbilinçten yoksun bir yaşama, deyim yerindeyse, cennet hayatıdır. Tektanrılı vahiy dininin hedef aldığı bireydir. Haram yahut helâlde olan odur. Hak – ödev denklemi birey üstüne kurulmuştur. Vahiy dini öncesi yahut dışı kültürlerin bireyi kaale almayan yekpâre (monolithique) toplum hayatı aşılmıştır. Gerek ilahiyât gerekse hukuk düzleminde ‘her koyun kendi bacağından asılır’ ilkesi artık yürürlüktedir. Kimse sevâbını yahut günâhını başkasına ciro edemez. İlahiyâtca özden hür yaratılmış insan, dirimsel yahut toplumsal yaşayışında serbest olmayabilir. Şu durumda hürlük ile serbestlik bir aynı şey değildir. Hür yaratılmışlığının bilincini taşıyorsa, birey, serbest kalma ülküsünün peşinde koşar. Bahse konu husus, Birinci binden itibâren Batı medeniyetleri câmiasına bağlı medeniyetler ile kültürleri az yahut çok belirleyip biçimlemeğe koyulmuştur. Serbestleşme irâdesini kimi Batılı toplumda zayıf kimisindeyse kuvvetle ifâde olunduğunu görüyoruz. İki kültür var ki, bunlar, başı çekmişlerdir. Serbestleşme süreci ikisinde siyâsî boyut kazanmıştır. Kleisthenes’in (570 – 508) hazırlayıp 510da yürürlüğe giren Solonunkisinden (öl 559) sonraki yeni anayasada adlandırıldığı üzre Atinada buna halkidâresi (demokratia) denmiştir. İngilterede halkidâresinin belirmeğe yüz tutmasıysa 15 haziran 1215e tarihlenen Magna Cartayladır.