Makâleler
EVOLUTION: THE EPITOME OF THE EMERGING CONTEMPORANEOUS GLOBAL CIVILIZATION
Teoman Duralı tarafından Paz, 12/08/2007 - 17:13 tarihinde gönderildi.ABREVIATIONS
ACKNOWLEDGMENT
This paper was prepared during my one-term stay (June – September, 1995) in Kuala Lumpur/ Malaysia, where I lectured for the second time at the International Institute of Islamic Thought and Civilization (ISTAC), administered by its founder–director Professor Dr Syed Muhammad Naquib Al-Attas to whom hereby I wish to express my feelings of gratitude.
I am indebted also to Professor Dr. Alparslan Açikgenç (University of Fatih/Istanbul), Dr. Dustin Cowell (Department of African Languages, University of Wisconsin/usa) and Professor Dr. Ernest Wolf-Gazo (American University in Cairo/Egypt) for their comments, suggestions and corrections on the draft.
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun
- Devamını oku
- 281 okuma
TARİHin DAYANILMAZ AĞIRLIĞI
Teoman Duralı tarafından Paz, 12/08/2007 - 16:02 tarihinde gönderildi.İnsan, hem canlı hem de kültür varlığı olarak geçmişin ürünüdür. Âvâmî siyâsî bir söze başvurursak, insan, hem doğal, hem toplumsal kalıtımı bakımından 'gerici'dir. Doğal kalıtımı cihetiyle anne-babası yoluyla en eski canlılara, çekirdeksiz hücrelere; başta dil gelmek üzre, kültür-toplum mirâsı vechesiyle ise, yaşadığı günden çok öncelere geri gider. Ne var ki, aynı zamanda 'ilerici'dir de. Zirâ her anne-babanın çocuğu, ebeveynine birtakım iç —genetik— ile dış —tip— özellikleri bakımından benzemekle birlikte, farklıdır. Bu, kültür-toplum düzleminde de böyledir. Nesiller, birbirlerine bazı değerleri aktarırlar: Gelenekler. Ancak, her nesil, kendi değerler hazinesinde —: Görenekler— irili ufaklı değişiklikler yaparak birtakım kültür unsurlarını sonrakisine devreder. Sözünü ettiğimiz değerler, insanın, elinin altında ve çevresinde bulduğu fizik, coğrafya, topoğrafya, iklim ile hava şartları ve hayvan ile bitki varlıkları çerçevesinde ve taş ile toprak cinsinden hammaddelerden yararlanılarak üretilirler. Görüldüğü gibi, insan, kendi günlük âcil yahut müstakbel ihtiyâçlarını karşılayacak şekilde hammaddelerin, yânî malzemelerin —dallardan, yapraklar ile samandan örülü kulübeden tutunuz da fezâ taşıtına dek uzanan bir yelpâze cinsinden— mamûle dönüştürülmesiyle değerler oluşturulur. Hammaddeden mamûlün üretilmesi, bir fikir şablonu çerçevesinde gerçekleşir. Fikirler, inançlar tarlasından biter. Anlaşılacağı üzre, söz konusu olan zihnin yahut dimâğın, elle iş ve güç birliğidir. Zaman - mekân hatlarında yer alan fizik-kimya kuvvetlerinin doğrudan etkisi ile güdümünde yürümeyen dimâğ-zihin işlemleri manevî dediğimiz âlemdedir. İşlenen ise maddî dünyadır. İnsanın manevîyâtı ile içerisinde yaşadığı maddî dünya arasında dialektik bir ilişki yürürlüktedir —işte bu görüş, gerek İlkçağ Çin bilgeliğinin Taosunda gördüğümüz Yin - Yang karşıtlığında gerekse Eskiçağ Egeli bilge Herakleitos'un mensur parçası "Savaş"ta ifâdesini buluyor. Maddî dünya ile manevî âlem, sav ile karşısav durumundadırlar. Bu 'savlaşma'nın 'evlâd'ı, başka bir deyişle, sentezi, 'değer'lerdir.
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun
- Devamını oku
- 766 okuma
RIZÂPAŞA YOKUŞUNDA BİR KİTAPCI DÜKKÂNI
Teoman Duralı tarafından Paz, 12/08/2007 - 13:40 tarihinde gönderildi.1968 ekiminde Istanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünde öğrenime başlamamla birlikte neredeyse sürgit izleyeceğim güzergâh da belirmiş oldu. Eminönü meydânından Mısır çarşısına, oradan da Tahtakaleye geçiş, gündemimin değişmez maddesi hâline gelmişti. Tahtakaleden sonra düz ve rahat yol biter. Ardından, yirmi yaşlarında bir genç bile olsanız, yine de talîmsiz bedenin akciğerleri ile bacak kaslarını adamakıllı zorlayacak dik ve uzun bir yokuş karşınıza çıkıverir.
Eminönünün görünüşü aldatıcıdır. O düzayak meydânlığın hep öyle devâm edeceği izleniminin zihnde oluşması olağandır. Biteviye düzlüğün ardısıra, yoğun yapılaşmanın, Tahtakale cihetinden görünümünü perdeleyip engellediği, dimdik bir bayırın peydâhlanıvermesi adamı şaşırtır. Fakat şaşırma bundan ibâret kalmaz. Asıl bundan sonrası hayrete mûcip bir olaydır.
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun
- Devamını oku
- 373 okuma
Hasret
Teoman Duralı tarafından Paz, 12/08/2007 - 13:32 tarihinde gönderildi.Denize dönmek istiyorum!
Mavi aynasında suların:
boy verip görünmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!
Gemiler gider aydın ufuklara gemiler gider!
Gergin beyaz yelkenleri doldurmaz keder.
Elbet ömrüm gemilerde bir gün olsun nöbete yeter.
Ve madem ki bir gün ölüm mukadder;
Ben sularda batan bir ışık gibi
sularda sönmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!
— Nâzım Hikmet
Bana biri kalkıp “ömrünün hulâsası nedir?” diye sorsa, tek kelimelik cevabım olurdu: “Hasret!”
Gönlümde yatan arslan, deniz. Gıllı gışlı, alengirli bir adam değilim. Beni anlatmağa, açıklamağa fazla söz gerekmez. Yukarıki şiir ruhumun, benliğimin haritasını yetesiye çizmektedir. Peki, neden deniz? İlk gördüğüm yakın ve uzak manzara denize ait olup işittiğim, anneminkinden sonra, denizin sesiydi de ondan.
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun
- Devamını oku
- 294 okuma
ESKİÇAĞ EGE MEDENİYETİne BAKIŞ
Teoman Duralı tarafından Çar, 11/07/2007 - 22:11 tarihinde gönderildi.Yalnızca Avrasya anakarasıyla ilgili olarak tarih felsefesinin çağ sınıflamasında Sümerlilerin yazıyı Dördüncü binde icâdından Milâda kadarki geniş zaman dilimini kapsayan İlkçağda öbürlerinden açıkca ayrılan bir medeniyetin ortaya çıktığını görüyoruz. Avrasya İlkçağının bellibaşlı medeniyetleri hangileridir. Doğudan batıya Çin, Hint, İslâmöncesi İran, —Sümer, Akat, Babil, Asur kültürlerini kapsayan— Mesopotamya, —Hatti, Hitit, Urartu, Lidya, Frigya kültürlerinden oluşan— Anadolu, —İbran, Fenike gibi kültürleri kuşatan— Doğu Akdeniz ile Mısır medeniyetlerini sıralayabiliriz. Bu saydıklarımızdan Çin, Hint ile İslâmöncesi İran arasında tesbît olunan belli birtakım ortak paydalar itibâriyle onları Doğu medeniyetleri câmiasına yerleştiriyoruz. Ortak paydaların başında Yangze ırmağının denize döküldüğü yörede Beşinci binde başlanan pirinc ekimi gelmektedir. Buna karşılık, Mesopotamya, Anadolu, Doğu Akdeniz ile Mısır medeniyetlerinin temel besin maddesi, Lut gölü yakınlarındaki Ceriko ile İranın güneyinde Zağros dağları ile Basra körfezi kıyısı arasında kalan Elam ülkesinde Sekizinci binde yetiştirilen buğdaydır. Temel besin maddeleri bir yana, aslında, Doğu ile Batı medeniyetleri câmialarının anaörnekleri, paradigmaları arasında İkibinli yıllara değin kayda değer fark ortaya çıkmamıştır. 2500lerde ömür sürdüğü tahmin edilen Hz İbrahim’e, özellikle de 1300lerde yaşamış Hz Musa’ya nâzil olduğuna inanılan ilahî tebliğle yepyeni bir durum, deyim yerindeyse, su ayrırım çizgisi zuhûr etmiştir. Beliren tektanrılı-vahiy dini, Birinci binin başlarından itibâren İndus ırmağının batısından Atlas okyanusuna dek Batı Asyada, Anadoluda, Kuzey Afrika ile Avrupada sahneye çıkan ve çıkacak medeniyetleri doğrudan doğruya yahut tedricen dolaylı etkileyip biçimlemiştir. En göze çarpan iki değişiklikten biri, kadîm dairevî zaman anlayışının yerini düz çizgi zaman görüşünün almasıdır. Ötekisi de örfün yerini ahlâka bırakmasıdır. Boğuk, müphem bir âlemgörüşü (cosmogonie – cosmologie) bırakılıp yaradan ile yaratılanın keskin ayırımına dayalı açık seçik bakış açısı edinilmiştir. Her sürecin başı ve sonucu var. Olan olmuştur. Özellikle canlı denilen varolanlar dünyasında olandan dönüş yoktur. Demekki olan bir daha olmayacak. Genel kurala insan da tâbîdir. Dünya gelişinden öldüğü âna değin sürdüğü ömürdür. Süreli varoluşu, insana sınırlığının derecesini göstermektedir. Dünya hayatında bir defalık her yaşantısını bu yüzden çok dakik biçimde düşünüp taşınması zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Niyetleri başta olmak üzre, her davranışı ile yapıp edişinin hesabını zaman – mekân boyutlarının söz konusu olmayacağı âhırette vereceği inancı, birtakım kurallar ile ilkeleri —meselâ Ahdiatîkte zikrolunan on buyruk— evrensel geçerli kılmıştır. Bunları kişi, duygu âleminde bile çiğneyemez. Çünkü bunlar, hem içte hem de dışta bağlayıcıdır —Allahın insana şahdamarından yakın oluşu durumu. Kuralları bilip bunların bütün girintileri ile çıkıntılarına uydurulmuş bir ömür sürme karara bağlıdır. Karar veren varolan hürdür. Karar vermekten kurtulamamak, hür olmağa hüküm giymektir —Âdem’in cennetten kovulması. Karar vermek zorunluluğunun ne demek olduğunu ve verdiği kararın kendisini nereye götüreceğini katlanarak düşünebilen özbilinç sâhibi bir varolandır. Böyle bir varolanın yaşaması, ‘dramatik’tir. Özbilinçten yoksun bir yaşama, deyim yerindeyse, cennet hayatıdır. Tektanrılı vahiy dininin hedef aldığı bireydir. Haram yahut helâlde olan odur. Hak – ödev denklemi birey üstüne kurulmuştur. Vahiy dini öncesi yahut dışı kültürlerin bireyi kaale almayan yekpâre (monolithique) toplum hayatı aşılmıştır. Gerek ilahiyât gerekse hukuk düzleminde ‘her koyun kendi bacağından asılır’ ilkesi artık yürürlüktedir. Kimse sevâbını yahut günâhını başkasına ciro edemez. İlahiyâtca özden hür yaratılmış insan, dirimsel yahut toplumsal yaşayışında serbest olmayabilir. Şu durumda hürlük ile serbestlik bir aynı şey değildir. Hür yaratılmışlığının bilincini taşıyorsa, birey, serbest kalma ülküsünün peşinde koşar. Bahse konu husus, Birinci binden itibâren Batı medeniyetleri câmiasına bağlı medeniyetler ile kültürleri az yahut çok belirleyip biçimlemeğe koyulmuştur. Serbestleşme irâdesini kimi Batılı toplumda zayıf kimisindeyse kuvvetle ifâde olunduğunu görüyoruz. İki kültür var ki, bunlar, başı çekmişlerdir. Serbestleşme süreci ikisinde siyâsî boyut kazanmıştır. Kleisthenes’in (570 – 508) hazırlayıp 510da yürürlüğe giren Solonunkisinden (öl 559) sonraki yeni anayasada adlandırıldığı üzre Atinada buna halkidâresi (demokratia) denmiştir. İngilterede halkidâresinin belirmeğe yüz tutmasıysa 15 haziran 1215e tarihlenen Magna Cartayladır.
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun
- Devamını oku
- 586 okuma